Blog Widget by LinkWithin

27 Eylül 2008 Cumartesi

Esenboğa kesitleri!

Kişisel tarihime not düşeyim diye başladığım bu sayfalarda gerek yazılı gerek görsel olarak çokça geçen ve sabah da yazdığım şiirimsi de geçen hayatımdaki bu Araf'tan, nam-ı diğer Esenboğa'dan bahsetmemek hiç olmaz. Ama isminin Timur'un Ankara Savaşı'ndaki komutanlarından olan İsen Buga'dan aldığı söylemleri dillerdeyken aşağıda gördüğünüz aynı ismi taşıyan belediyeye ait amblemi gördükçe insan hayalgücünün ve yaratıcılığın sınırlarının ne denli çizilemez olduğunu görüyor. İlk kez havalimanında bir ruhsatta görmüştüm bu şaheseri.



Dediğim gibi tam bir Araf burası. Ne gidebilmeye gücüm var buradan, ne de uçakla gelmişliğim var Esenboğa'dan. İki arada bir deredei tam dört yıldır bu havalimanının içerisinde. Çok merak etmiş olsam da hiç uçakla gelemedim Esenboğa'ya. Beytepe'nin üzerinden 03 pistine yaklaşmakta olan uçakları gördüğümde "Acaba şimdi pisti görmüş müdür?" diye çok kereler geçirdim içimden. Kuyruklarından tanımaya çalıştım bu çelik gövdeli kuşları. Sonra sonra sanal uçuş denemelerimde sağından solundan geçip, manzarasını seyre daldığım, her iki pistinde teyyareler kondurduğum bu alanı bir gün gelip de havadan görürsem sanki bütün büyüsü kaçacakmış gibi. Bu bütün hengame anlamını yitirecekmiş gibi. Aşağıdaki resimde de gördüğünüz gibi güz gelince yağmurlara teslim olan bu terminalin açan saksılardaki çiçekleri anlamını yitirecekler gibi. Az önce Esenboğa'yı otlayan iki boğayla resmeden yaratıcı zihniyet, koskoca terminalin çatısı akınca su sızıntısı olan yerlerin tam altına çiçekleri konduruveriyor. Sonra sonra taşımaya üşendiği hayvani el bagajlarını kucaklarına aldıkları bebeklerinin arabalarına koyuyorlar. Ama elin İngiliz kabin memuru senin kovayla bi de bebek arabası üzerinde getirdiğin bir kova üzümü uçağın içerisine alır mı! Retorik yaptım bittabi ki almaz. Zihnimin kenarından köşesinden geçenleri yazıyorum, şöyle Hiro Nakamura gibi "haaayt" diye sıksam kendimi bütün bunlar yazıya dökülür de roman olur mu? Bittabi olmaz...



Tam dört sene önce bir Bilkent Kütüphanesi gezisi sonrası başladı bu garip macera. "Havaalanı" ve "part-time" o dönemde gugıllasam -ne güzel bi terimimiz sen gugıllamak, geçen bobiler'deki bana bi fotoşop programı söyler misin diye soran abla gibi gugıl da selpak/kağıt mendil gugıl/arama motoru seviyesine ulaştı mı acaba?- kimbilir neler çıkarırdı karşıma? Ama ben o ilanı görmüştüm ve doldurulan özgeçmişler -cv değil! sorsan kimse onun curriculum vitae olduğunu bilmez, özgeçmiş varken sivi de neymiş!-yapılan bir mülakat ve o dönemin krem rengi pantolon-ekose yeşil ceketi ile birlikte bir kolejli sınıf havasında Esenboğa Havaş'ta işe başlayan biz onbeş üniversiteli. Her biri şimdi kimbilir nerelerde ne yapmakta?(kapamasaydın feysbukunu öğrenmiştin çoktan)

Neler yaşanmadı ki o ekiple Esenboğa'nın o her daim tezek kokan apronunda. Görece daha gelişmiş olan terminalimize inen uçakların birisinden inen gurbetçi bi kızımız da iner inmez burnunu kapayarak "Ay öküz kokuyo!" demişti de sabaha kadar yanlarımız ağrımıştı gülmekten. "Bunlar senin bildiğin ve yanında gezdirdiğin o yapay öküzlere benzemez, en hası bu" demek vardı ya tuttuk kendimizi her zamanki gibi. Arap kralları mı gelmedi, Kraliçe Eliza'lar mı? Merdivenin yukarısındaki kapıyı açmadığım için Lüksemburg Dışişleri Bakanı'nın sırtına vurup mu geçmedim özür mahiyetinde? Ne kadar da çok Afganlı sınırdışı görmüştüm, ellerinde birer siyah poşet içlerinde umutları belki de. İyi bir çocuğun Şirinler'i görmesi gibi ESES'i bile görmüştük bir keresinde. Sonra ne soyisimler gördüm yolcu listelerinde. En hüzünlüsü de son haftalarda iki kere başımıza gelen ve aynı soyismi taşıyan bir aile ferdinin çoktan göçüp gitmiş olması başka diyarlara. Kimi zaman kalmıştı göçüp giden bu diyarların bir köy mezarlığında, kimi zamansa aynı uçağın yolcu kabininde değil bir tabut içerisinde ambarında son yolculuktan önceki son yolculuklara. Ama çok değil en geç on dakika sonra yine eski kıvamına ve hızına dönmekte hayat, sıkılmaktayız hepimiz bu ağır çekim modundan.

Velhasıl kelam hayat hızlı akıyor Esenboğa'da...

3 yorum:

woundheir 27 Eylül 2008 21:33  

ne işi var demiştim bu çocuğun esenboğa'da merak ettiğim birçok şeyi cevaplamışsın sevindim :)) ayrıca "Ay öküz kokuyo!"da ve alternatif cevapta koptum :D

ix 28 Eylül 2008 03:59  

Kişisel tarihe not düşmek. Süper...

inflack 30 Eylül 2008 01:58  

bilkent kelimesinin oldugu her seye takıldıgım gibi buna da takıldım. ne enteresanmışsın...

çok merak ettim ve öküz kokuyo diyen kız kadar içten şekilde soruyorum: duty free'ye giriş izniniz var mı?? :D

bu arada sayende 40 kez girdiğim hava alanına ve uçaklara bakış açım değişti...

  © Blogger templates Psi by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP