Blog Widget by LinkWithin

26 Aralık 2008 Cuma

Ayraç#3


Hikayemiz, bir pazar sabahı gazetesini okumakta olan Hector Berlioz'un -ki kendisi Türkiye'de yaşayan bir Fransız Türk'üdüür- şu ilanı görmesiyle başlar: "25 yaşında, iyi eğitimli, iki yabancı dil bilen, sağlıklı genç, geri kalanını temin edebilmek amacıyla hayatının bir bölümünü satıyor." Hector Berlioz aradığı adamı bulmuştur! Kıvrak bir kalemden saçma-komik bir psikolojik serüven romanı. Gerçekten saçma, gerçekten komik, gerçekten psikolojik, gerçekten serüven, gerçekten roman.

Geçen cuma ESB'de unuttuğum ama sonunu bugün getireceğim gerçekten roman, gerçekten psikolojik, gerçekten saçma ve harbiden komik. Alper Canıgüz "Oğullar ve Rencide Ruhlar" ile kitaplığıma giren bir yazardı. Şimdilerde yeni çıkan kitabına ise ancak Tanıl Bora'dan sonra sıra gelecek.

Read more...

Sonbahar




Kuşkusuz yönetmen Özcan Alper’e bundan böyle yöneltilecek en tehlikeli soru, “Peki ya sonrası?” olacak. Ben, elbette sinemadaki diğer adımlarının da ‘Sonbahar’ kadar derin ve çarpıcı olmasını dilerim. Ama eğer olmazsa da, “Bazen bir ömre, bir ‘Sonbahar’ yeter de artar” der, geçerim...

diyerekten bitirmiş Uğur Vardan bu yılın belki de en dikkat çekmesi gereken filmi Sonbahar için olan yazısını.

" her daim düşlerinin peşinde koşan sabırsızlık zamanının güzel çocuklarına" adanmış ve 19Aralık2000 Hayata Dönüş operasyonunun yıldönümünde gösterime girmiş ve gösterildiği birçok festivalden ödülle dönmüş kelimelerle anlatılmayacak bir film Sonbahar. Sürekli tamir ederken gördüğümüz tulumunu çalarken Yusuf, türkü birden annesinin ağıdına dönüşüyor ve film oracıkta bitiyor sizi düşünceler içerisinde bırakarak. Klişe tabirle boğazımda bir yumruk o Ankara ayazında iki saat amaçsız gezinmem boşuna değilmiş demek.

Her ne kadar hiçbirşeyini anlamadığına dair kesin yargılarımın bulunduğu ve sonunda alkışlayan bir kısım "gnctrkcll" gençliğiyle izlendiğinde etkisini yitiriyormuş gibi gözükse de kesinlikle ikinci kez izlenmesi gereken bir film.

Read more...

23 Aralık 2008 Salı

Futbol Dilencisi Junior'ın Haftasonu Notları#4

*Salı gecesi haftasonuna dair notlar yayınlamak biraz garip ama pilavdan dönenin kaşığı kırılsın. Sezon bittiğine göre en erken 11 Ocak'a kadar Dilencilik Notları'na ara.

*Haftasonu Futbol Dilenciliğine televizyon karşısında EsEs'i TS karşısında izleyerek başladık. Aslında izlediğimiz en hafif tabiriyle bir ortaoyunuydu. Haftaiçinde günümüz Türk futbolunun en mühim meselelerinden biri olan yönetici eşrafı çapsızlığının güzel bir örneğini ortaya koyan TS Başkanı S.Ş, hakemi ve federasyonu baskı altına aldı ve TS taraftarı da hakemi havaalanında karşılayarak bu oyuna gelince Fırat Aydınus sahada "Evsahibi takım nasıl kayırılır?" üzerine bir doktora tezi yazdı. Demek ki neymiş haftaiçinde yönetimi taraftarı galeyana çağıran başkanın rakibine sol kroşe geçiren oyuncusuna kırmızı kart gösterilmezmiş. 9 kişi kalacak bir TS bırakın EsEs'in üzerine gelmeyi o 1-1'lik skoru bile koruyamazdı. O sinirle de yazmıştım 33. haftada Eskişehir'de kolbastı değil bildiğin Eskişehir çiftetellisi oynanacak! TS yönetiminin bu çapsızlığını en iyi özetleyense Volkan Konak abimizden yöresel biçimde geliyor. Bu şekilde şampiyon olacağına ve o şampiyonluğun lekesiz olacağına inanan TS taraftarına gelsin

"Ağlamaylan tükettin Zigana'nın dağını!"



*Arkadaşa verdiğim kombineyi almak için gittiğim Batıkent'te metroda gördüğüm Anadolujet reklamdan alıntılıyorum. "Taraftar deplasmana kolay gidebilsin diye ilk 59 bilet 59YTL" Ya hiç dayak yemedi bu reklamı yapanlar ya da başka ülkede yaşıyorlar! Taraftar otobüsü, tahsis edilmiş 302 belediye otobüsü, tren neyse anlarım da uçakla deplasman yapmak da nerden çıktı şimdi! 95-96 sezonunda Bursa'ya giderken belediye otobüsünün "Duracak" düğmesini kullanıp tezahüratlarla arka kapıyı açtıran daha sonra hareket halinde ihtiyaçlarını gören taraftarları görmüş insana ne uçağı ne deplasmanı Allasen!



*Böylesi geçen hararetli bir cumartesi akşamından sonra ertesi gün Ankara'da Gençlerbirliği'ne konuk olacak Sivasspor'un maçını izlemek farz olmuştu. Bu kısımda futbola değil onun yanına yöresine dair gözlemlerde bulunmanın yeridir. Maç öncesi Ulus'tan stada giden yoldan geçip seyyar bir tezgahtan çay içip bildiğin bayat açma eşliğinde karın doyurarak amatör küme maçı izlemek içindir bütün çilemiz. Ne soğuk alıkoyabilir ne de maddi engeller bizi futboldan. İşte bu yüzdendir Şükrü Saracoğlu'na doğru yolculuk hayalleri kurmaktayım şimdilerde. Gece trenle yola çıkıp sabahında Haydarpaşa'da kahvaltı ve Kadıköy turu sonrası maç. Ve yine trenle Ankara'ya dönüş. Hayalleri bir kenara bırakır da gerçek hayata dönersek Sivasspor pek de tat vermeyen bir futbol sonrası Gençlerbirliği engelini 2-1le aşıyor ve Apertura'yı averajla lider tamamlıyordu. Lakin Anadolu'da büyük sempati uyandıran Sivasspor'un kendi taraftarı tarafından Ankara'da yalnız bırakılması ise çok garip bana göre. Biz EsEs taraftarı ki bir Ramazan gününde oruç başımıza vurmuşken inletmiştik 19Mayıs'ı. Türkiye'ye tribün kültürünü getiren taraftar boşuna değilmişiz demek ki!



*LigTv'nin geçici yorumcuları Yılmaz Vural, Mustafa Denizli gibi teknik adamlar iş buldular ama bu Oktay Derelioğlu ve Sanlı Sarıalioğlu işkencesinden ne zaman kurtulacağız bilinmez!

*Geçen sene soğuk bir pazar günü ertesi günkü sınava çalışamayıp evden amaçsız çıkmış Atakule'ye tırmanmış, sonrasında Tunalı'dan falan geçip Kolej'deki evime gitmiştim. Tembellik güzeldir!

*Hala bilmeyeniniz varsa Ulus'taki Atatürk heykelindeki atın bütün ayakları yerde. Sizin bildiğiniz o şaha kalkmış olan Samsun'daki!

*Birlik Mahallesi'ndeki halısahaya gitmek için Oran Sitesi'ne giden otobüse binince Yıldız'daki yurt maceralarım aklıma geldi. Yorgun argın geçen bir günün ardından insanın başına gelebilecek en kötü şeylerden birisi olan toplu taşıma aracında uyuyakalma sonrası Ankara'nın akşam ayazında bir saat yol yürüyüp dönmüştüm yurda. 5 dakikalık keyif için 1 saat çile çekmek. Ayrıca bu sefer bindiğim otobüsün biletçisinin para çekmek için bankaya gitmesi de ayrı bir tuhaflık. Durakta yolcu almak için yatan otobüs çok görmüştüm de bankamatiğe giden biletçiyi bekleyen ilk otobüs bu oldu. Olmaz olmaz demeyin olur olur!



*Geçenki Kayseri macerasında yolda izlediğim Beyaz Melek'te tekrar gördüğüm ve hafızama Gazi Çavuş olarak kazınan Erol Demiröz'ü ESB'de kafede abimle otururken görmüştüm de bir kelam edememiştim. Hala içimde uktedir.



*Kapanışı da Kayseri Hatırası 2009 takvimli kupa yapsın. 2010 gelince kırarım heralde!

Read more...

22 Aralık 2008 Pazartesi

Wilkommen sie bro'



Bu tür bağlantıları veren Feedjit türü sitelere güvenilir mi bilmiyorum ama son derece kişisel günlüğüm dünyanın çeşitli noktalarından ziyaretçiler tarafından gezilmekte. Hepsi varolsun!

Read more...

21 Aralık 2008 Pazar

Yapmayın uşaklar!



Maç yazısı ve anısı türünden birşeyler karalamaya niyetim vardı ama sonradan vazgeçtim. Tek bildiğim ikinci yarıda Eskişehir'de oynanacak maçta Kolbastı değil Çiftetelli oynanacaktır. Ağlamaylan tükettikleri Zigana'nı dağı, onlara o şampiyonluğu haram edecektir!

Read more...

18 Aralık 2008 Perşembe

Sadece bir dağ!




Ankara-Muş seferini yapan bir uçaktan çekilmiş Erciyes fotoğrafı. Dardanos'a ithafen yayınlamış olayım. Kendisi benim dediğim fotoğrafı yayınlamış zaten.

Read more...

16 Aralık 2008 Salı

Bir tutam Kayseri notu....


*Ahdım olsun Ankara'ya şöyle adamakıllı kar yağsın Vega'dan Ankara'yı bangır bangır açıp dinlemezsem!


Sokaklar dolusu şekerli kar kokusu...


*Yahya Kemal Ankara'nın İstanbul'a dönüşlerini sevse de ben artık ondan da ötesi bütün şehirlerin Ankara'ya dönüşlerini seviyor gibiyim. Yola çıkar çıkmaz Ankara tabelasını ve karşısındaki rakamı okumaya başladım. Ama Ankara çok soğuk karşıladı tabi. Ve ben Mart 2009'da ilk kez Ankara'da oy kullanacağım değiştiremediğim seçmen kütüğüm yüzünden. 100 metreküp gaza tav olabilirim. Göçççek hazretül devletlülerine duyurulur!

*Aslında Kayseri'ye dair çok fazla kapsamlı notlar yazacak değildim ama roykeane kardeşim merakla beklediği için Kayseri'ye ayrı bir madde açmak gerek diye düşünüyorum. Başka bir blogger da "Eskişehir hakkında birşeyler yazacağım, merakla bekleyin" deseydi ben de sabırsızlıkla beklerdim. Herşeyden evveli tarihin izlerinin şehrin merkezinden silinmediği bir şehir Kayseri. Genellikle Anadolu Selçuklularından kalma kümbetler, camiler ve şifahane şehirle içiçe. Ve bu da benim gibi Eskişehir gibi bu gibi tarihi eserlerin şehiriçinde olmadığı bir diyardan gelmiş birisi için şaşırtıcı ve Kayseri'yi gözümde hoş kılan bir durum. Şehrin merkezi Kaleiçi, Kapalıçarşı civarı sayılıyor daha ne olsun. Ama Kayseri deyince benim aklıma en önce gelen görüntü ise bu sefer daha bir çekingen olup sis ve pus bulutlarının ardına saklanan Erciyes'tir. Her daim başımı çevirip baktığım ve şehir insanının da içine işlediğini gördüğüm sönmüş bir yanardağ ve bundan ötesi. Şehrin iki takımı Kayserispor ve Kayseri Erciyesspor'dan tutun otobüs firmalarına, belediyenin ambleminden tutun çoğu aracın arkasındaki yapıştırmaya kadar her türlü zemine font olmuş bir efsane. Bu da demek oluyor ki sadece ben değilmişim bir Erciyes'le gönül bağı kuran. Yine Göççek hazretlerine sesleniyorum, 100 metreküp gazın yanında şöyle bakınca göreceğimiz ve heybetinden korkup karlı zirvesinden şehri izleme hayalleri kuracağımız bir sönmüş yanardağ maketi de istiyorum! Yersen!

*Gürkan'ın bilgisayarında filmeri karıştırırken bazı filmerin yanında ++ işaretinin olduğunu görüp bir çeşit puanlama yaptığını sanmıştım. Meğer izlediği bütün filmlere ++'yı kafadan veriyormuş. İzledikleriyle izlemedikleri karışmasın diye!


*Bayramın birinci günü FM2009la haşır neşirim, kupalara doğru yelken açmışım birden ev telefonu çaldı. Reklamda kombinin yerini unutan evsahibi misali gidip buldum ama arayan isim "317 bıdı bıdı mı orası?" demesin mi? Gayet doğal adam aramış numarayı teyid ediyor negzel! diyebilirsiniz. Lakin işin garibi adamda değil bende! Bir ara cep telefonuma kaydettiğim ev telefon numaramı bilmediğim için duraksar gibi oldum. Adama birkaç soru sorarak geçiştirdim. Sonradan düşününce numarayı ezberlemeye karar verdim ama hala bilmiyorum nedir diye. Ayrıca adama da tanımasam dahi iyi bayramlar demeyi de es geçmedim. Es Es Ki Ki Ki! EsEs'i de es geçmedim. İyi bir çocuk oldum, Şirinler değil de Miskin'i görür müyüm? O'nun sesinden en içten bir "Gargi!"

*Eskişehirspor dedim de Anadolu İhtilali'nin gerçek müsebbibi Eskişehirsporumuz bu hafta Trabzonspor'a konuk oluyor. Prensiplerim gereği skor tahmini yapmıyorum! Ama Sadri Şener'in açıklamaları büyük talihsizlik ve Trabzon gibi bir camianın başkanına yakışmayacak sözler. Bu kadar diyim, siz gerisini anlayın.



*Dortmund Hatırası bu çanta ile Borussia'nın Ankara Fahri Taraftar Derneği Başkanı gibiyim. Bittabi Nordern Stand!

*Aşti'de oturmuş manzaranın ve koşuşturmacanın seyrine dalmışken o lanet "Acilen peronları boşaltınız, aksi takdirde cezai işlem uygulanacaktır!" anonsu. Sağır sultan dahil olmak üzere yedi cihan ahalisi o cezai işlemin uygulanmayacağını biliyor. Ne diye insanları böyle geriyorsun ki canım kardeşim!

*Nerde kaldı sigara dumanı içerisinde köyün su deposunun görünmesini beklediğimiz otobüsler, nerde şimdiki her koltukta bulunan ekranla 3film+7televizyon kanalıyla kişiye özel TV yayını izleme imkanı sunan otobüs! Görünüşü de uzay gemisi gibiydi zaten.

*Üzerindeki viyadükten geçerken gördüğüm kadarıyla Çubuk-I Barajı'ndan geriye kalan bir beton yığını sadece!

*16GB dahili hafıza, 8MP kameralı telefon reklamını gördüm. Vay anam neler çıkmış Serhat ya! Benim 2 sene öncesine kadar kullandığım masaüstü bilgisayarımın 40GB harddiski vardı!

*CSI Esra Ceyhan'la! Yeni formatıyla öğle kuşağı programlarında Esra Ceyhan'ı dedektifçilik oynayıp polise yardım ederken gördüm. Neyse ki otobüsün şoförü televizyonu kapattı!



*Bir gün Sabiha Gökçen'den gelen uçağı karşılamak için körüğün başındayız ve kapı açılınca yolcuların arasından Ogün Sanlısoy çıktı. Arada olan şomağızlığımla "Vay Ogün de burdaymış" dedim ve adam direk yüzüme baktı. Neyse ki hiç bozuntuya vermedim o da sallamadı ve gitti! Gömleği mi imzalatsaydım acaba? Saaaaaaaydıııım kaç gün oldu!

*Rıdvan Dilmen dil sorunum olmasa Barcelona'yı çalıştıracak kapasitede görüyorum kendimi demiş. Ağır ol Rıdvan molla desinler! Ben direk Oha derim tabi! FM2009'u kapatıp yat artık sen de...

*Arada hepimiz yola çıkar ve dinlenme tesislerinden faydalanır, unutur gideriz isimlerini. Şimdiki farklı. Ankara-Kayseri yolu üzerindeki Mavi Kent tesislerinin duvarındaki sertifika benzeri birşeyden bahsedeyim. Benim o saniye içim çok feci ısındı. Hatırlayabildiğim kadarıyla 28 Ocak 2008 tarihindeki yoğun kar yağışı nedeniyle adı geçen tesiste 30 otobüs, 10 kamyon ve 5 araç 24 saatten fazla mahsur kalmış. Hafif tabirle doğal bir afet. Fakat sinekten yağ çıkarmayan işletme sahipleri durumu olmayan 100 kişiye yemek verip, çayları ücretsiz hale getirmişler. Üstüne de tuvaletleri ücretsiz hale getirip bu 1500 kişilik topluluğa hizmette kusur etmemişler. Orada bulunup bunları bu sertifika türü yazıya dökmeyi akıl eden İçişleri Bakanlığı'nda görevli iki uzman arkadaş da bu olayı unutmamış ve bu tesise bu yazıyı asmışlar. Benim de içim ısınmış okuyunca bütün bunları. Bir masaldan değil bizzat 2008 yılı Türkiye'sinden aktardım bunları Dünyanın bu gibi insanların yüzü suyu hürmetine döndüğüne kanıt olsun diye. Ayça Şen'in de böyle bir yazısı vardı ya bulabilirim umarım.

*Futbola bir kez de olsa Erkan Goloğlu ve Tanıl Bora'nın penceresinden bakabilmeli bence her futbolsever. O haftanın gündemine kahkahalar eşliğinde bakıyor insan. Sırasıyla geliyor;

Golden sonra bütün kameraların kendisine döndüğünü bilen topçu, parmaklarıyla bir şeyler yapıyor ve halkın bunu anlamasını umuyorlardı. Kocaelisporlu Taner Gülleri, Trabzonspor maçında attığı golden sonra, dört parmağını kameralara gösterince, ben halktan biri olarak açıkça, bir anlam veremedim. Beşiktaş maçında gol attı 5 yediler. Düşündüm, “Bu kez 5 değil, 4 yiyeceğiz, herkes rahat olsun” demek istediğini ve neden buna ihtiyaç duyduğunu düşündüm.

Bursa’nın nadasta tarlası, Ankara’nın halısı varsa, Sivas’ın da buzlu pisti var. Bu sene o sahadan sadece Kayseri bir puancık alabildi. Geçen sezon da Üç İstanbullu dışında sadece Rize bir puancık alabilmişti. Hacettepe, üç beş dakika sabretse bu rekorcuğa ortak olacaktı. Ancak Sivas, Herve Tum’un iki sayısıyla kazandı ve lider oldu.

*Son olarak görece daha çok gençlerin okuduğu Penguen ve Uykusuz türü mecmuaların orta yaş tabakada da hoş etkiler bıraktığını söylemeden edemedim. Son iki seferdir işyerindeki ofiste ortada bıraktığım ve iç edilen Penguen'den sonra anladım ki evli, çocuklu ve belirli bir yaşı geçmiş insanlar da mizahtan tat alıyorlar. Peki niye kendileri her Çarşamba bir Penguen alıp da bu keyfi devam ettirmiyorlar? Mecmuam iç edildiğinden değil bu veryansın? Bu hayat gailesi içerisinde bir Erkan Goloğlu, bir Umut Sarıkaya ve elbet bir Erdil Yaşaroğlu yüzünüze bir tebessüm getirirse elbet herşey daha katlanır hale gelecektir de ondan!

Read more...

12 Aralık 2008 Cuma

Argaios'a doğru...




Argaios (Erciyes), tepesinden hiçbir zaman kar eksik olmayan, dağların en yükseğidir ve buna tırmananlar (ki çok azdır) berrak havada hem Pontus (Karadeniz) hem de İssikos (Akdeniz) denizini görebilir...” Antik çağın önemli coğrafyacılarından Strabon, Geographika'sında “dağların en yükseği olarak” olarak tanımladığı Erciyes'i böyle anlatıyor.


Bu satırları ilk kez bir Kayserispor maçını yazan Bağış Erten'den duymuştum. Demek ki neymiş, maç yazısı okumak insanın genel kültürünü de geliştirebilir, ufkunuzu açabilirmiş. Konuya dönersek daha önce buraya resmini koyduğum ve o zaman gidip de göremediğim, uzun zamandır özlemini çektiğim Erciyes'e ve Kayseri'ye kavuşma zamanıdır şimdi. 9 günlük tatilin son demlerinin koşuşturmacasından kaçıp geldim Esenboğa'dan ve şimdi benim de Kayseri'ye doğru yola koyulma vaktim gelmiştir. Kavurma yiyip aile hasreti giderme zamanıdır. Kayseri Notları'nı bekleyin :)

Read more...

9 Aralık 2008 Salı

Bir tutam bayram notu...



*Başlığın bayram notları olduğunu bakmayın aslında buralara bayramın geldiğinden pek söz edilemez. Yazının başlığını Salı Radikalindeki Banu K. Yelkovan'ın yazısından çarptım. Bayram pek gelmemişti demiştim ta ki dün sabah "flood" halinde gelen toplu bayram mesajlarına kadar. Hazırcılık yapıp tek mesajı birçok kişiye göndermektense kişiye özel bayram mesajı atılmasından yanayım. "Yok benim öyle kişisel mesaj atamayacak kadar geniş bir feysbuk listesi kabarıklığında bir telefon defterim var" diyene de derim ki ben feysbuk kullanmıyorum.

*Arada böyle bu yığılmada takılıp kalan kuzenimin mesajı gibi sabah 5.35 gibi de gelebilir bu toplu mesajlarınız. Gerçi kuzenimin bunu rakı sofrasından atmış olması ihtimali de var ama ben trafiğe takıldığını düşünüyorum.

*Bayram sineması kuşağında dün Bank Job denk geldi Kanal D'de. Baktım ki 70ler Ankara'sından sonra 70ler Londra'sı da göze hoş geliyor. Nedir bu maziye olan hayranlık bendeki?

*Biraz da eski İstanbul diyip de Bond serisinden From Russia With Love izlemeli diyecem ama 1024kaplumbağasıyla bu film akşama anca biter. O zaman da maç girer. Futbol>Sinema!

*Geçen bayram sienbisie 12 saatlik bir Prison Break maratonu yapmıştı. Geçen pazar da abim bizim 11. bölümünü izlediğimiz Heroes'un televizyondaki ilk bölümü için attığı "Şimdi Heroes zamanı" başlıklı mesajdan sonra böyle diziyi filmi televizyondan takip etmenin ne kadar zor olduğunu farkettim. Bir kere sienbisie altyazı ekibi sürekli bir RTÜK baskısı altında ve bölümlerin takibi biraz daha geç. Bank Job gibi bir filmi biz yanlış hatırlamıyorsam Haziran gibi izlemişken o bilindik "Tevede ilk kez" kalıbıyla Aralık'ta duymak biraz şaşırtıcı. Sonra ben 12 saat altyazılı Prison Break izlesem evde annem, dışarıda bakkal altyazı geçecek diye beklerim. Yok ben orijinalinden takip ederim, fps nedir bilmem diyen Ademoğlu'na çok derin saygım var.



*Dün reklamda gördüğüm Kinder Sütdilimi Burçak'tan sonraki yeni favorim. Gerçi çayla denemek biraz garip oldu ama tadı harika. Marketlerde süt ürünlerinin yanında!

*Ev arkadaşım askerlik-bayram karışımı bir sebeple memleketine gittiğinden odasına yerleştim. Yeni gelin hesabı yerim dar geliyodu, yer açtılar ben de tuttum günlük yazdım. İlham geldi gibi bişey. Ayrıca bu odanın böyle toplandığını görse yemin ediyorum daha uğramaz bu eve!

*Akşam İzmir'den bir arkadaşla konuşuyordum mesenede. "İzmir çok soğuk, donuyoz" dedi. Hemen bahsi kapatmasını rica ettim. İzmir ve soğuk yanyana gelemeyecek kadar zıt şeyler. Varsın bizim hayalimizde sıcak yaz günlerindeki haliyle kalsın. Hayalimizde!

*Geçen gece sabaha kadar menecer oynarken Powertürk açık kalsın bari ses olsun dedim boş evde. Radyoda 25 saat boyunca aynı adam program yapıyor gibi birşey. Çalan şarkılar da hep aynı olunca sandım birisi kendi evinden yayın yapıyor. Ama böylesi amatörlük de olmaz ki. En azından haberleri okuyan kadınla değişmeli yapsınlar programları. Enayi miyiz la biz!

*Manga ve Emre Aydın'la sanki sadece "bir albüm gerisi tufan" türünden anlaşma yapılmış gibi. Bir de pek anlamam ama Emre Aydın'ın MTV En İyi bişey bişeyi seçilmesi hadisesi var. Türkiye'den katılım serbestse eğer işin içinde bir kolpa var gibi. Ama ayrıntısını araştıracak kadar meraklısı da değilim. Arada radyoda çalar dinlerim. Manga'nın o tek albümünü ben üniversite 1. sınıfta yurtta antika bir cd çalarda dinliyodum şimdi mezunum. Düşünün artık! Bir de böyle tek albümle oluyosa bu işler benim de bu müzik sektörüne giresim var.



*Bu "İşin içinde internet oylaması varsa Türk'ün olduğu yerde kolpa vardır" tezim pek yabancısı olmadığınız birşey. 2012 Yaz Olimpiyatları'nın Londra'da yapılacağı belli oldu, adamlar harıl harıl hazırlık yapıyorlar. Bizde hala e-posta zincirlerinde "2012 İstanbul için oy verelim" türünden salak çağrılar. Bir gudubet Olimpiyat Stadı'yla olmuyor bu işler be annem.

*Aslında daha yazasım vardı ama bitirişi de Atina'da meydana gelen olaylara şöyle netten bakarken denk geldiğim bir ifadeyle bitirelim. O ifadeye de gelmeden önce hemen karşı kıyımızdaki insanların 15 yaşındaki bir gencin polis tarafından öldürülmesine koydukları tepkiye değinelim. Bunun adına ister anarşi diyelim, ister barbarlık bu insanların bir ölüme karşı tepkiyi böylesine sert koyması ve bunun hükümetin tavırlarına karşı grevle birleşmesi ve ülke çapında bir tepkiye dönüşmesi iki toplum arasındaki farkı ortaya koyuyor. Daha grev, sendika, insan hakları ve bilimum konularda fırınlar dolusu ekmek yememiz gerektiğini belirtirken yazının burasına kadar gelen herkesin bayramını en içten dileklerimle kutluyorum.

1968 yılındaki olaylarda Alman öğrenci lideri Rudi Dutschke'nin söylediklerini aktarayım ve Cuma günkü Kayseri notlarına kadar veda edeyim.

"The extent of our counter-violence is determined by the amount of repressive violence employed by the ruling powers"

Read more...

6 Aralık 2008 Cumartesi

Ankara'ya her gün bayram!

Bayram şimdiden dilimize dolanmaya başladı. Ankara'da olacağım için pek birşey yazasım olmayacak. Ama 9 günlük Bayram tatili boyunca biz değerli Ankara sakinlerinin sıkılacağını düşünen Ses Tv yetkilileri uzun çabalar sonucu hepimizin yakından tanıdığı çok ünlü bir ismi 10 gün boyunca akşamları şov yapmak üzere ekranlara çıkarmaya ikna olmuşlar! Tanıdınız mı bü ünlü komedyeni!


Read more...

Ayraç#2


1980'den beri yaşadığı Berlin'de yeni ülkeler, yeni denizler, yeni sokaklar, yeni mahalleler bulmuş şair Gültekin Emre. Bulmasına bulmuş da 1956-1980 Ankara'sını unutturamamış bu ona. Şair, çocukluğunun, gençliğinin geçtiği Ankara mahallelerini, sokaklarını, evlerini aramış her gittiği yerde. Onda giderek iyice sararmış, solmuş bir fotoğraf haline gelmiş Ankara. Yitik Kent Ankara, bir şairin gözüyle farklı bir kent biyografisi.

Gültekin Özkan olan gerçek ismi, kitabının çıktığı sene doğan oğlunun isminin yayıncı olarak soyismi olarak vermesinden dolayı kullandığı isim Gültekin Emre olan bir şairin dilinden 56-80 arası Ankara'yı okudum bir çırpıda. Sonunun böylesi hüzünlü olduğunu bildiğim ve zevkini çıkardığım için ağırdan alıyordum okuma işini. Ama bölümler bölümleri kovaladı, sayfalar sayfaları ve sonunda elimden düşerse ne yaparım dediğim bu kitap da bitti.

Bir şairin gençlik dönemindeki Ankara'ya olan özlemini kendi dilinden ve okuduklarından derledikleri mısralarla bitireyim.


Öner Yağcı da uzaktan seviyor, seyrediyor, dinliyor... Ankara'yı, benim gibi. Onunla dileğimiz aynı, o ne diyorsa ben de onu diyorum: "Ankara'yı benim için de seyredin balkondan" dostlarım, arkadaşlarım. Artık yok ya, olursa yine eskisi "Gençlik Parkı'ndaki salkım söğütlerin ötüşünde / Bir semaver demletin, kahırlara inat." "Eski tadındaysa Hacıbaba'nın baklavası / İki lokmadan fazla yiyin, / Caneriklerini tuzlayın, / Ağzınızda tutun kirazları." Şunları da yapın lütfen: "Bana Ankara'yı anlatın, özledim caddelerini" . "Kızılay'da gezinin akşamüstü" ,"Bir kitap da bana alın Zafer Çarşısı'ndan." "Sümer Sokak hala mı ıssız? / Biracılar mı türemiş kahveanelerinde?", "Keçikıran otobüsüne benim için de binin / Selam salın Hüseyingazi dağına" "Karşıyaka'ya bir karanfil de benden götürün". "Tandoğan'dan Kurtuluş'a coşkuyla yürüyün".

Ve son olarak Turgut Uyar'dan;

Ankara'dan gelir geçer trenim,
Bir gün olur elbet ben de binerim.
Varır toprağına yüzüm sürerim.

Read more...

3 Aralık 2008 Çarşamba

Yok artık Dwyane Wade#3


NTV'nin haberine göre İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah olayla ilgili yaptığı açıklamada, vatandaşların bu tür olaylarda kendilerini polis olarak tanıtanlara kimlik sormasını istedi. Cerrah, son olayda kendilerine başvurunun geç yapıldığını söyledi: “‘Her üzerinde polis yeleği, her arabasında mavi ışık olan polis değildir. Bunlara dikkat etmek gerek. Polislerimizin kimlik kartları vardır. Sivil olarak ya da polis yeleği giyen, ‘ben polisim’ diyen kişilerden vatandaşlarımızın kimliklerini sormaları gerekiyor. Kalabalık bir eğlence merkezinde bir bayan, polis yeleği giyen 2 kişi tarafından kaçırılıyor. Kimse bunlara ‘sen kimsin’, ‘kimliğini görebilir miyim’, ‘nereye götürüyorsunuz’ diye sormuyor. Ardından orada bulunan kimse ’155 Polis İmdat’ı arayarak ‘böyle bir olay oldu. Polisleriniz bunu yaptı’ demiyor. Şikayette bulunmuyor. Şikayette bulunmak gerek. Bunları yapan polis dahi olsa biz peşine düşeriz. Adli, idari işlem yaparız. Vatandaşlarımızdan istirham ediyorum. Bize haber versinler. Her ‘polisim’ diyen sivil kişiye, polis yeleği giyen kişiye inanmasınlar. Kimliğini sorsunlar. Yine emin olamıyorlarsa 155’e ihbarda bulunsunlar”

"Vay anayın babayın kemiğine!" diyerek gecenin saat 3'ünde, İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah'dan incilerle afalladığımız durumlara verdiğimiz Murat Murathanoğlu tepkisi "Yok artık Dwyane Wade" serimize devam ediyoruz. Nuri Bilge Ceylan'ın tanımlamasıyla "yalnız ve güzel ülkemden" garip manzaralar. Alttaki resimdeki polisler için de adli veya idari herhangi bir işlen yapıldı mı acaba?

Read more...

Efsaneler ölmez, şekil değiştirir!

"(Sözde)Üç büyükler bu ülkeye pek çok şeyi getirmiş olabilir ama tribün kültürü diye bir şey varsa onu Eskişehirspor getirmiştir." Mehmet Demirkol






Read more...

29 Kasım 2008 Cumartesi

İş görüşmesiymiş!

*Saat sabahın 5ini gösterdi ama bozuk uyku düzeninin vermiş olduğu yan etkiler sonrası ayaktayım. Garip bir furyaya kapıldım, yapmamam gerekeni yaptım ve FM2005 yükledikten sonra saatlerimi Liverpool'un hocası olarak harcadım, sonunda ültimatomu verince kovuldum.



*Cuma sabahının o hengamesi içerisinde böylesi bir açıyı yakalayabileceğim aklıma gelmezdi. Çok sanatsal fotodur bu yukarıda gördüğünüz. Her ne kadar bir cep telefonu vasıtasıyla çekilmiş olsa da.

*Bugün pazartesi sınavına girdiğim sınavın iş görüşmesi için bir dil kurumuna gittim sabah Esenboğa'nın havasını aldıktan sonra. Hiç olmayacak bir şekilde uzun süredir gramer işlemediğim ve görmediğim için alakasız bir konuyu görüşmeye giren 3 hocaya anlatacaktım güya. Tabi heyecan ve gramersizliğin vermiş olduğu acemilik sonucu sözde dersimiz hiç ummadık bir noktada sona erdi. Pek de olumlu bir sonuç beklemiyorum. Biraz olsun netleştirmeye çalıştığım kariyer dedikleri şeyin planlarında yelkenler tekrar suya oturdu. Esenboğa'nın apronunda aldığımız o lanet Jet A-1 kokusu elimi kolumu bağlıyor. Gerçi düşünüyorum da olmaması iyi olmuş. Bu kadar çok işsiz, güçsüz var diye de dışardan oturmuş olarak baktığınız bir kurumun ya da genelinde eğitim sektörünün özel kısmının yeni mezunlara köle mantığıyla bakması da çekilmez doğrusu. Daha mülakata girer girmez "2 ay deneme süresi"nin olacağını ve bu süre içerisinde ve olursa anlaşmadan sonraki 1 ay içerisinde de herhangi bir ücret ödemeyeceklerini belirtmeleri içtenliğin göstergesi gibi gözükse de bu ve bunun gibi bütün özel sektörün insanı insan yerine koymadıklarının en güzel kanıtı. "Kapıyı vurup çıkmak" var ya serde erkeklik de değil de değişim ihtiyacı var. Bu garip değirmenin dişlileri arasında una dönmüş, dönmeye hazır veya dönmek için bekleyen binlercemiz birbirimizden haberli veya habersiz bir yerlerde, soğuk ve rutubetli evlerde bekliyoruz başımıza gelecek o şaşaalı kariyer bok püsürlerini! İnsana verilen değerin insanın yüzünü kesen Ankara ayazı gibi 0'ın altına düştüğü bu çevrelerde ve bu garip camialarda nasıl olur da mutlu oluruz, nasıl olur da yaptığımız kariyer tercihlerinde doğru yolu buluruz kim bilir!

*Yolda, otobüste şurda burda Göççek çalışmalarını övenleri duydukça içimden saymaya başlıyorum ona kadar. Sonra dilimi ısırıyorum. Herşeyin en boktanına layıksın Ankara!

*Sağ tarafta gördüğünüz okuduğum kitaplardan arka kapak veya önsöz haricinde bahsetmeyi pek istemiyordum ama şimdi elimde olan Gültekin Emre'nin "Yitik Kent Ankara" adlı kitabını okudukça Ankara'nın eski haline ve geçmişine duyduğum özlem giderek artıyor. Başka bir şair de -belki Haydar Ergülen olabilir bu isim- Eskişehir hakkında böyle bir kitap yazsa bu kadar içten takip edebilir miydim bilmiyorum. Ankara'yla aramda inanılmaz bir duygusal bağ var ve bu her geçen sene ve her öğrendiğim şeyle birlikte artıyor. İçimde büyüyor ve ben buna engel olamıyorum. Gençlik Parkı'nın şimdiki o beyazdan garip icatlı, kurumuş havuzlu halini gördükçe içim içimi yiyor.

*Havalimanına çalışan EGO otobüslerine inanılmaz bir talep var.

*Beyaz ihramlarıyla, megafonla anons yapan rehberleri, büyük gövdeli uçakları, çul çaput bağlanmış bagajları, terminali keşfe çıkan uğurlamaya gelen akrabalarıyla günlerimizi renklendiren Hacı kafilelerinin sonu geliyor gibi.

*Dönüşte de gelsin zemzem suları! :)

*Akşam fi tarihinde aldığım bir biletle Büyük Tiyatro'da Şekspir'in oyunu Fırtına'yı izledim. Değişik bir uyarlama olmuş. Ama 1 perdede toparlanabileceğini de tahmin etmemiştim doğrusu.



*Tezahürat gibi ama oyunun öz metninde de geçen şekliyle Ban Ban Ka Kaliban'dan 700küsür yetelelik açlık sınırının altında aldıkları maaşlarla yaşayan insanımız için gelsin;

"Açım aç! Bırakın da karnımı doyuriyim."

*İnsanın kendi hayalgücünün sınırı yok ve hiçbir yaratılan eser ona eşdeğil tabi. Ben Kaliban'ı zihnimde başka türlü kurmuştum okuyunca ama Levent Çelmen de hakkını vermedi değil.

*Joy'dan bir bombastik geliyor!
Joy
-How you gonna sit there and tell me that MacGuyver wouldn't be the most
awesome president of the USA ever?

Darnell
-He's a fictional character, Joy.

Joy
-Fictional characters are in books.
MacGuyver's on TV.


*Kapanışı da Esenboğa'nın nadir ziyaretçilerinden bir TK A-340'ı yapsın. Öyle A-340 deyip de geçmeyin. Menzili nerden baksanız 10.500 vardır bunun! :D

Read more...

27 Kasım 2008 Perşembe

Evlerime Dair#1

-Kahvaltısını da yapıp aç karnını doyuran Ziggy ne yapar?
-Bilgisayarı kapatıp yatar.


Doynk!!! Yanlış cevap.

Bulduğu kablosuz ağ vasıtası ile İnternet'in derinliklerine dalar.

Uykusuz geçen yaz gecelerinden sonra biraz olsun uyku düzenim oturmaya başlıyor sanmıştım ki tekrar böyle arada derede yaptığım Esenboğa ziyaretlerinden sonra
tekrar sabaha kadar oturup geceyi gündüz, gündüzü gece yapıyorum. Ziyaretler
dedim artık Esenboğa'ya geliş gidişlerim için. Sisli ve çoğunda soğuk kış Gece gelip varsa Kabil'e gönderilecek mülteciler varsa onların dertleriyle uğraşıyor, ya da Başşehir olmamız hasebiyle ziyaretimize gelip de ülkemin başka güzel bir şehrine veya geldikleri yerlere dönen yabancı konuklarımızı uğurluyorum. Sonra ver elini yine Dışkapı'nın karlı yolları.

Geceye ve Esenboğa'ya kısaca değindikten sonra gelelim yazmak için gelen ilhama.
Bu aralar çok da heyecan verici gelişmeler veya not alacak ehemmiyette olay örgüleri
gelişmediği için devamını getirebileceğimi sandığım bir seriye başlamak istiyorum.
Kişisel tarihime düşeceğim notlarda önemli bir yer tutacak olan bu "Evlerim" serisi
aslında hiçbiri benim olmayan ama hayatımı devam ettirirken uğramış olduğum kiralık evler ve buralar ilişkin düşüncelerim üzerine olacak. Takvimler o uzak günleri gösterir mi bilmiyorum ama eğer olur da kendime ait bir "Evim" olursa herhangi bir diyarda afilli bir "Evim" kaydını da yazmayı kendime bir borç sayarım.

Çok uzatmadan kendime ait ilk evim olan Talatpaşa'daki evden bahsetmeden önce kısaca
ev mefhumu üzerine biraz kendi görüşlerimi açayım. Böylece uzun zamandan beri yazmaya
hasret ellerimin açlığını da gidermiş olur, klavyenin pasını alırım ve sağdan soldan
tespitler yaparak çeşitli herhangi şeylere dair kişisel görüşlerimi yazarım. İlk eve çıkma mevzum üniversite ikinci sınıfın ikinci dönemine denk gelir. Esenboğa-Oran-Beytepe üçgeninde zikzaklar ve dairesel hareketler çizmekten bıktığım bir dönemde işyerinden bir arkadaşımın "Birlikte eve çıkalım" önerisiyle birden kendimi hayal ettiğim o pembe panjurlu evimin kendime ait minik odasında hayal ettim. Bir yanda kendime ait bir çalışma masası, kitaplık, diğer yanda bir okuma koltuğu. Hala da içimde bir uktedir şöyle afilli bir okuma koltuğuna sahip olmamak. Lisede tiyatro grubuyla çalışmak için gittiğimiz arkadaşın gayet güzel eski bir koltuğu vardı böyle. Bit pazarından düşürüp parasını verip getirdiği yeşil eski bir koltuk. Çalıştığımız saatler boyunca orda oturmuştu da sanırım ordan beridir içimde taşırım onu hep. Bir koltuktan nereye geldim! Demem o ki bekara kadını boşaması kolay hesabı olmayan para ve tutulmayan evin hayallerini derslerden arta kalan zamanlarda terlikle gezdiğimiz yurt odasında veya genelde uyuyarak geçirdiğim Beytepe-Sıhhıye-Oran üçgeninde toplu taşıma araçlarının camlarına dayalı bir biçimde kuruyordum. Gel gör ki maddi anlamda çekilen sıkıntılar bugüne özgü bir şey değildi. Yeni evin depozitosu, eve alınacak sadece kendime ait eşyalar ve ıvır zıvır için elime geçecek para 2006 yılının değeriyle 235milyondu. O zaman yetele falan ne gezer? Lakin sıfırların bolluğu çok fazla eşya alabilmem anlamına gelemiyordu. zaten evin kabaca mutfak eşyası,
ortak kullanılan eşyalar, televizyon gibisi türünden şeyler ev arkadaşımın o zamanki kaldığı kendi dairesinden gelecekti. Öğrenci evinde televizyonun gerekliliği neyse! Kurtlar Vadisi falan seyredip de Perşembe akşamlarını ona ayırsam neyse! Vardı böylesi akşamlar kaldığım demeyeyim de misafir olduğum başka evlerde ve yurtlarda. Başka bir yazının konusu olacak olan iki erkek öğrenci yurdunun kantinleri ve tv izleme salonları günler perşembeyi ve saatler akşamüzerini gösterdiği zaman Kurtlar Vadisi için rezerve edilmeye başlanırdı. Şimdi hatırlamadğım bir Türk futbol takımının maçı varken oturup Kurtlar Vadisi'ni izleyen bir kantin dolusu üniversite öğrencisi düşünün. Dizi bittikten sonra 11 katlı yurdun merdivenleri 4 tane asansörün taşıyamadığı öğrencilerle dolup taşardı bir dahaki Kurtlar Vadisi gününe kadar.
Bu kadar çok Kurtlar Vadisi dedik Gugıl Amca bize de bir iki ziyaretçi gönderir umarım! Konuya dönersek öğrenci evinde televizyon olmaz. Sıfırdan kurulacak bir öğrenci evinin gerekli şeyler listesinde üstü rahatlıkla çizilebilecek bir eşyadır.
Sonra alakasız sabahlarda kendinizi kahvaltı sofrasında Seda Sayan, Desti İzdivaç ve bilimum gündüz kuşağı programı izlerken bulabilirsiniz, kaptırırsanız bu uzun kahvaltı nöbetleri size tartı üzerindeki fazla kilolar olarak dönebilir.

Uzun lafın kısası eşya ve depozito olayına araya giren parazitlerden kurtularak uzunca göz attık. Gelelim evin nasıl seçileceği ve muhitin ne olacağı konusuna. Bir ev arkadaşım olacağı için evin 2+1 olacağı belliydi. Gerçi şimdi kaldığım ev de +1 için pek doğru bir seçim yaptığımız söz konusu olamaz ama kiralık olarak parasını verip düdüğü geçici bir süre çaldığınız öğrenci ve bekar evlerinde öyle +1ler ve
geniş mutfaklar, balkonlar ve bilimum aile tipi ev kaygılarını bir kenara bırakmam gerektiğini düşünürüm hep. O dönemki ev arkdaşımın evi Kurtuluş'ta olduğu, kendisinin de DTCF öğrencisi olduğu ve benim de Sıhhıye Kampüsü'ne yakın bir yerlerden ev tutmak istememi bir araya getirince aradığımız bu pembe panjurlu evin Kolej-Kurtuluş-Cebeci civarında olması gerekliliğine karar verdik. Tipik emlakçı-ev arayan öğrenci görüşmeleri, pazarlıklar, dükkan camından gizlice ilan okumalardan sonra bir emlakçı ile Talatpaşa Bulvarı üzerinde 5.katta 2+1 bir evi görmek için yola koyulduk sıcak bir Nisan akşamüzeri. Gizlice camdan emlak ilanı okumak deyip de geçmeyin
başınıza musallat olan yapışkan bir emlakçıyı başınızdan savmak için olmadık yalanlar uydurmak zorunda kalabilir ve sinir harbi yaşayabilirsiniz. Eskişehir'de kendimi bildim bileli 1. kattaki aynı evde kalmam, yurtlardaki çiftli ve tekli katlara çalışan 4 asansör deneyimlerinden sonra emlakçıyla çıkılan bu 5 katın gözümüzü korkuttuğunu söyleyebilirim. Ama o da nesi. Çıktığımız evin Çankaya ve Dikmen sırtlarına bakan manzarası, akşamüzeri hafif karanlığında karşımızda bir Kocatepe ve her daim en azından benim gibi deniz görmemiş bir insanı alıkoyabilecek türden bir manzara. Ama nedir? Tecrübeli bir kiracı öncelikle evin boya badanasına bakar, banyosu nasıldır, mutfağı geniş midir, kombili midir türünden sorular sorar. O dönem önümüzün yaz olması ve tecrübesiz olmam nedeniyle pek bunlar aklıma gelmemişti. Sonradan bütün bu konular ve kapıların tam kapanıp kapanmamasına kadar bütün ayrıntıları incelemeyi az çok öğrendim ama bu ilk evimdeki olumsuz noktaları gizlemedi tabii ki. Sonradan keşfettiğimiz kadari ile ev cadde üzerinde olması nedenilye çok gürültülü, eski ve bakımsız olması nedeniyle böcekli, evsahibinin alakasız olması nedeniyle hiçbirşey yapılamaz konumdaydı. Sabahın 6sından gecenin 11ine kadar çektiğim o Magirus dolmuş gürültüsünden sonra işlek cadde üzerinde evsahibi olmak konusunda ciddi önyargılarım vardır. Sonrasında evi tuttuk
ve iyi kötü yerleşmeye çalıştık. 235 yetele yurt depozitosundan eve verdiğimiz depozito haricinde kalan pekbirşey olmadı ve epey uzun süre bu maddi zorlukla ve doğru düzgün eşya alamamanın verdiği bezginlikle uğraştığımı bilirim. Amma ve lakin iyi kötü bir evim vardı artık içinde yalınayak veya çorapla gezdiğim, okuldan çıkıp bazı gün koşarak gittiğim, manzarayı seyreyleyerek iyi kötü ders çalışmaya çalıştığım. Mutfağından çıkan böcekler, değiştirmeye üşendiğimiz patlayan banyo lambası, bir gece aşağıdaki pavyonlardan birinden çıkanların hesaplaşması ve kaldırım üzerinde birisinin ayağından vurulması gibi birkaç flu ayrıntı kalmış zihnimin bir köşesinde. Tabi notunu düşmemiz gereken başka çok önemli bir ayrıntı da 2006 yılının Mayıs ayında 10 dakika mesafedeki Cebeci İnönü Stadı'nda yaşadığımız EsEs bayramı. O gün babam sabah erkenden gelmiş, ben onu evde bırakıp derse yönlenmiştim. İki dersi tamamlayamadan kendimi Cebeci'ye çıkan Dumlupınar Caddesi'nde bulmuştum. Ve en tarihi gününü yaşamıştı belki de Cebeci o Mayıs öğle sonrasında. Kulağımıza gelen Siyasal'da hocaların öğrencileri gürültü yüzünden ders yapmadan bırakmaları idi. Stadyumda yer kalmadığı için Polatlı'dan taraftar otobüsleri de cabası. Sıcağın alnında 4 saat
yanmamız ve sonunda 3-0 biten bir maç sonrası biz çektiğimiz çileler sonrası şimdinin BankAsya ligine yükseliyorduk. O evden aklımda kalan en net anı budur işte.
Yine gördüğüm ve gördüğümüz gibi bütün yollar, anılar bizi illa ki Eskişehirspor'un ve onun siyah-kırmızısına götürüyor. Kapanışı da o maçtan kalma bir resimle yapayım öyleyse.

Read more...

25 Kasım 2008 Salı

Tanıl Bora'dan EsEs Analizi#2


Forma reklamlarının ekonomi-politiği... Dört Büyüklerin göğsünde Avea ilanı var; kalan takımların onundaysa, lige adını veren diğer telefoncu, Turkcell. Sadece dört takım, kendine mahsus forma reklamı taşıyor. İstanbul Belediyesi, Kalpen. Diğer üçü, mahalli sermaye damgalı: Kocaelispor: Tüpraş, Eses: Eti (iyi iş; hem AKP desteği hem ‘laik bisküvi’), Antalyaspor: Mardan (tabii ki turizm sermayesi)

Herkes bize Akepe desteği dedi gereken cevabı her zeminde verdik de bunu Tanıl Bora'dan beklemezdim doğrusu.

Read more...

23 Kasım 2008 Pazar

Dışkapı Postası#11

*Oleytoooooo. Aceto'nun blogroll'unda yer alıyorum artık. Kendisi blog aleminde daha çok futbol aleminin piri olsa da bolgrollunda bize de komşi olarak yer açması güzel.

*Bugün burda cumartesi, ben senin saçlarını, suçlar bakışlarını vesaireni özledim! Feridun abiden hepimize geldi.

*Bir zamanlar Radikal Spor'da yazmış Feridun Düzağaç. Severek takip ediyordum ki FB taraftarı ile kapışır gibi oldu ve ayrıldı bu diyardan. Bizim için "EsEs, Zonguldak ve Adana Demirspor geldi mi, işte o lig benim ligimdir" diyordu. Yarınki karşılaşmada gol atarsak sevinir mi acep?



*Dışarıdaki fırtınalı, yağmurlu havaya inat alın size sıcak bir Mayıs pazar öğle sonrasından İnönü Stadı manzarası. Gürkan'la Avcılar'da daha fazla duramayıp kendimizi Beşiktaş sahiline atmış Boğaz'a nazır demlenmiştik maçtan önce. İşte bu yüzden, geçen sene bize şampiyonluğun bahşolduğu yer olması hasebiyle İnönü Stadı' nın yeri her zaman için ayrıdır. Rıza Beşiktaş'ı iyi bilir, Youla da öyle, zaten derbi havasındalar ve bizi çantada keklik görmekteler. Yapar mıyız bir sürpriz Hafız!

*Maddi zorluklar yüzünden sırf o eski günleri yad etmeye İstanbul'a gitmeyi bırak, Eskişehir havasını az olsun yaşadığımız dost mekanı Keremeyle'ye bile gidemeyecek gibiyiz. Yine kaldı bize delikanlı ucuz şarap şişeleri!(yine şarkı sözü)

*Sabah açma börek, akşam pide lahmacun diyetinin götürüsü çok olacak elbet!



*Yağmurlu hava dedim, İnönü dedim. Karaköy iskelesi batmış. Zabıtanın telsiziyle kafasına vurup öldürdüğü emekli adamdan sonra pek de garip gelmemesi gerek ama hatırası var be abi! En son 16 Mayıs'ta trenden Haydarpaşa'da inince bindiğimiz vapur bizi Karaköy iskelesine götürmüştü. Şampiyonluk yolunda formalarla geçmişliğimiz var kenarından nasıl üzülmeyeyim hakim bey!

*Maddi imkansızlık diyorum, kültürel sporsal aktiviteden de uzak durmuyorum. Hem 19 Mayıs'ta, hem de Asaş stadında futbolun f'sinin okunmayacağı benim gibi Futbol Dilencisine malum olmuş olacak ki bu sezon ilk kez bir Türk Telekom maçına gittim. Geçen sezon benim desteğimle Türkiye Kupası'nı almışlardı. Aski Spor Salonu de tıpkı Asaş Stadı gibi şehrin oldukça uzağında! Futboldaki kale arkası seyirci tayfasının pota arkasına taşınması kavramsal ve görsel olarak eğreti durmuş gibi olsa da sonuçta bir "Başkent" kardeşliği var Türk Telekom ve Ankaragücü arasında. Maça gelince 4. periyodun ortalarına kadar başabaş geçen mücadele Telekom lehine koptu. Yeşil zeminlerden parkelere daha sık penetre edebilirim artık.

*Beşiktaş'taki Cevher Özer, Sparta Kralı Leonidas'ı andırmıyor değil.

*Freebird Havayolları ismini Türk Havacılığının gelişmesine büyük katkıda bulunmuş ve ilklerin ismi Vecihi Hürkuş'tan alır.

*Sakarya'da İş Bankası'nın karşısında kaldırılmayan bir Cem Uzan posteri var. Böyle elini kalbinin üzerine koymuş. "Selaminaleykim ağalar" der gibi. Sanırım ibret olsun diye kaldırmıyorlar.

*Yine dün Kızılay'da tekrar görme şerefine nail oldum. Belediye otobüslerinin kapı ve pencere gibi çeşitli sıkışma olanağı olan yerlerine zurnasını sıkıştıran bir adam var. Dün yine Kızılay'da bir Ego otobüsündeydi ve şovunu yapmakta idi. Şehrin olanca gürülütüsü arasında bir zurna sesi duyan insanlar onu arar. O ise zurnasını çalmış, ucunu ters çevirmiş otobüstekilerden para toplamaktadır.

*Aslında yukardaki şahsa deli de diyebilirdim de yüzümüzde bir tebessüm oluşturan böylesi insanlara deli demek bizi akıllı kılmaz.

*Sonra Aydınlıkevler'de ve Ulus'ta trafik ışıklarının kenarında trafiğin düzenlenmesine yardımcı olan amcalar var. Saygı bizden!

*Mustafa'yı izledim akşam. Kopartılan yaygaralara o sahnelerde uçurulan yapay kargalar bile güler. Zaten ekseriyetle "Filme gitmedim ama..." gibisinden cümlelerle başlayan eleştirileri kimin ne amaçla yaptığını hepimiz biliyoruz.

*Kapanışı da fırtınalı gecenin hatrına ESB'nin hava durumuyla yapalım.

LTAC 222250Z 18019KT 9999 SCT040 BKN100 11/04 Q0997 NOSIG; Esenboğa için ayın 22si Zulu saat dilimiyle 22.50de yayınlanan tahmine göre rüzgar 180 dereceden 19knot hız ile esmekte. 9999 ile gösterilen değer görüş seviyesinin 15km ve üzerinde olduğunu göstermekte. FL040 seviyesinde dağınık, FL100 seviyesinde parçalı bulutlu bulutlar var. QNH basınç değeri 0997 ve herhangi bir önemli değişiklik beklenmemekte.

*Hepimize hayırlı inişler!

Read more...

22 Kasım 2008 Cumartesi

Dışkapı Postası#10


Ucunda uzak diyarlara gitmeye hazır uçakların olduğu koridorların olduğu diyarlardan
geldim,
Sıcak çikolatamı iştim de bir iki kelam olsun notum düşmeye
geldim.

*Evet yukardaki resimdeki koridorun sonunda gördüğünüz bir uçak. Ama gitmeye hazırlandığı diyar olsa olsa en batıda İzmir, en doğuda Van. Aradaki saat farkı 19 meridyen tam 76 dakika. Orası iç hatlar terminali. Fazla uzağa gidemezler.

*Bu 100. kayıt takıntısı beni germeye başladı. Yaklaştıkça uzaklaşıyor gibiyim. 100 tane yazı yazdıktan sonra bu günlüğü hepten kapatabilir veya bilinmedik başka bir adrese taşınabilirim.

*Yarın Ankara'daki Ace'yle sözde büyüklerin futbol maçları yerine sıcak olmasının hayalini kurduğum bir salonda oynanacak basket maçına gitmeyi planlıyorum. Adetim olduğu üzre resmini çekmedim ama biletim bile hazır. 15.00'te Ulus'ta parke zeminle meşin yuvarlağın buluştuğu yerdeyim, Beşiktaş'ın hatlarını ve internetini kesmeye gidiyoruz!

*Ankaralı sayılırım, Türk Telekom sen çok yaşa!

*İki günden beri Aylin Aslım'ın eski albümüne takıldım. Gerçi sonra başka bir albüm çıkardı mı onu da bilmiyorum. Ağzıma takılan şarkıysa albümün çıktığı dönem töre kurşunuyla vurulan ve bu şarkıya ismini veren Güldünya. Ama şarkıda dediği gibi "kimin umrunda" ve elbet "kim farkında"!

*Sağ cenahtaki değişimden de görüldüğü gibi askerlik ve toplumdaki yeri üzerine bir araştırma olan Pınar Selek'in "Sürüne Sürüne Erkek Olmak" adlı kitabı bitirdim.

*Ayracımın bu seferki durak noktası bir şair Gültekin Emre'nin 1956-80 arasındaki hatıralarındaki Ankara'yı anlattığı "Yitik Kent Ankara" adlı kitabı. İçinde Küçük Tren, Esenboğa, Karanfil Sokak ve Dışkapı vardır umarım. Sahnede kendisini, okuduğu kitapta yaşadığı şehri, filmdeki başrol oyuncusunda kendinden bir tutam görmeyi sevmez mi insan!



*Hayatın bu yavaş çekim koşuşturmacası içerisinde Esenboğa'ya da uğramıyor değilim. Uykunun en tatlı demleri sabah 5 suları bir metal gövdeli kuşun kanatları altında Kabil'e doğru yola çıkan sınırdışı edilmiş mültecilerin merdivenlerden hızla uçağa koşturmacalarını izliyorum. Geçen dönemlerdeki mültecilerin de ellerinde birer siyah poşet vardı hep. İçlerinde kırık dökük umutlar belki de. Sonra polislerle ayrılırken vedalaşan aile geliyor aklıma. Şark'ın dayanılmaz sıcakkanlılığı işte. Resimde gördüğünüz üzere bir yüzümüz Lufthansa ile Avrupa'ya, diğer yüzümüz mültecilerle Afganistan'a doğru.

*Bir iş hayali koşuşturmacası ile de Beytepe yolların aşındırdım perşembe günü. Hani memleketteki evinize uzun süre sonra gidersiniz de odaları gezersiniz. Gözünüz en ufak bir değişikliği arar ya o hesap Beytepe'yi süzdüm bir değişiklik var mı diye. Bir tanıdık yüz bile aramışımdır belki de. Dökülen yapraklardan kampüse sonbaharın geldiğini anladım. Kampüse gelen ilkbaharla ziyaret etmek lazım bir de şöyle Nisan'a doğru.



*Eski Radikal yazarlarından ve zamanında takip ettiğim Gündüz Aktan'ı da kaybettik. Bir insan Hariciye'de görev yapmışsa eğer bende ona karşı ister istemez bir sempati oluşuyor. Gündüz Aktan da TVdeki programlardan gördüğüm kadarıyla belagati kuvvetli ve Dış Politika konusunda epey derin bilgi sahibi bir eski diplomattı. Nur içinde yatsın.

*KPDS'den 89 aldım. B sınıfı ehliyet olur da KPDS'den B almak :/

*Ehliyet dedim de 23 yaşımdayım ve hiçbir zaman araba ve ehliyet sevdasına tutulamadım. Aileden gelen bir alışkanlık olmasından şüpheleniyorum. Onun haricinde koştur koştur binilen belediye otobüsünde bulunan son boş koltuğun, minibüs radyosunda çalan bir güzel şarkının, metroya koşturarak ucu ucuna binen son insan olmanın verdiği karizmanın verdiği hazzı en son model janti bir arabaya değişmem.

*Kapanışı sisli bir Esenboğa sabahı yapsın. Alttaki resimde karşıda bir Tupolev 154 var ama biz o siste burnumuzun dibini zor görüyoruz. Şehir efsanesi olması kuvvetle muhtemel bile olsa "Buralara havaalanı kurmayın, kışın sis olur" diyen çoban "Nur içinde yat!"

Read more...

21 Kasım 2008 Cuma

Ayraç#1




Askerlik: bir "erkeklik laboratuarı"... "Erkek olarak pişme"nin zorunlu durağı. Her vesileyle kanıtlanması, savunulması, teşhir edilmesi gereken erkek kimliğinin bütün boyutlarıyla sınandığı ve bilendiği bir deneyim... Pınar Selek, farklı sosyal koşullardan çok sayıda erkeğin askerlik deneyimleri hakkındaki anlatımlarına dayanan araştırmasında, bu deneyimin erkek kimliğini inşa edici işlevini yorumluyor.

Read more...

18 Kasım 2008 Salı

Dışkapı Postası#9



*Aslında dün yazmaya niyetim vardı bu yazıyı ama Issız Adam'ın ve daha çok da şarkıların etkisinden kurtulamadım. Biraz da her zamanki tembelliğime geldi. Filmle ilgili herkes bir çok şeyi söylemiş. Ben de eleştiri yapabilecek kadar yetkin bir sinema izleyicisi değilim zaten. Yalnız benim izlediğim Metropol'de arayı galiba çok geç verdiler. İkinci kısım çok kısa oldu ve seyirci üzerinde gereken etkiyi bırakmadı ya da ben sözlük falan karıştırırken beklentimi çok yüksek tuttum. Yoksa Müzeyyen Hanım'ın restorandaki sakarlığı ve sonrasında gelişen sessizlik derinden yaraladı beni. Velhasılı kelam hepimizin içinde bir tutam Alper, biraz Ada var. Hepimizin annesi Müzeyyen Hanım. Tiyatroda sahnede, sinemada beyazperdede kendisini ve hayatını görünce bir başka dünyaya sürükleniyor insan.

*Artık neredeyse günlük yazma sıklığına eriştim ve bu hızla Noel!den önce 100. yazımı yayımlamış olurum sanırsam. Ondan sonrası tufan!

*Sizin hiç tepesi silgili sarı kurşun kaleminiz oldu mu? Benim artık bir düzine var.

*Eskiden sokakta falan tuttuğunu öpen bir Hasan Celal Güzel vardı. Gerçi şimdi de var ve Radikal'de saçmalamalarına devam ediyor. Ben onu Garfield'a benzeyen o resmiyle seviyorum. Yazdıklarına da gülüp geçiyorum.

*Ankara'daki ilk senemde bir gün Sıhhiye Köprüsü'nün altından geçiyorum ve o meşhur banliyö gürültüsü. O ne korkuydu öyle!

*Üniversite üçüncü sınıftayken bir gün baktık Şinasi'de III. Richard sahneleniyor. O sezon programda da yok hiç dikkat etmemişiz. Akşam bir gittik ki oyun Moskova Devlet Tiyatrosu tarafından sahnelenmekteymiş. Bütün oyun Rusça. İlk kez böylesi bir etkinlikten yarısında çıkmıştım. Sonra epey alay konusu olmuştum tabi.



*Anadolu Yıldızı Eskişehirsporumuz Ankara takımlarına iki haftada kaptırdığı altı puandan sonra bu haftasonu İnönü'de BJK karşısına çıkıyor. Geçen seneki şampiyonluk ruhu esse şöyle derinden de biz de Keremeyle'de EsEsli dostlarla keyfe gelsek!

*Serdar ortaya üçlü çektir Çarşıya

*Sanırsam hepimiz 1984'ün etkisinden kurtulamamışız. Blogları, siteleri gezerken sürekli bir takip çemberi içerisindeyiz. Kimin hangi sitede ne kadar kaldığı, ne içerikle ilgilendiği, ekran çözünürlüğünün ne olduğuna kadar birçok ayrıntıyı yakalamamız mümkün. Nerden aklıma geldi? Şöyle ki sektirmeden günlük takip ettiğim yerel bir Eskişehir gazetesi de bu analiz raporundan bir haber yapmış. "X gazetemiz şu şuralardan ziyaret almış, şu kadar kişi tarafından okunmuşuz" diye. Bir de Gugıldan kimlerin ne ile aratıp bulduğunu yazsalar tam olacakmış!

*"Duvarda bir tüfek varsa tüfek o hikayenin sonunda patlar" Peki ya bozuk asansör! Nerden aklıma geldi? Big Bang Theory izliyorum ve sürekli bozuk bir asansör ve merdiven çıkarken sömürülen diyaloglar. Aslında isyan çıkarılması gereken bu bozuk asansör sorunsalı senaristler tarafından sömürülmüş durumda. Ayıp!

*Ayrıca Big Bang Theory demişken Wolowitz'i tek geçerim!

*Pana Film yapımcılarını tebrik etmek lazım. Çok dahice bir pazarlama stratejisi takip ediyorlar. Çoktan bitmiş "Muro" filmini AROG'a plase olarak 5 Aralık tarihine koymuşlar. AROG'ta yer bulamayan seyirciyi Muro'ya yönlendirecekler. Reklamdaki gibi pazarlamanın da iyisi kötüsü olmaz mı demeli?



*Yukardaki gibi bir çalışma ofisi istiyorum apron manzaralı. Köln Havaalanı Kontrol Kulesi.

*Evde kürdan yok. Biz de yazın gittiğimiz piknikten kalan çöp şişleri kullanıyoruz! Battal boy kürdan!

*"Eskiler alıyorum/Alıp yıldız yapıyorum" demiş ya Orhan Veli ben de eskiler saklıyorum yarın bakıp güzel günleri hatırlamak için. Bir yığın maç, tiyatro ve sinema bileti. Üzerlerinde not bile var. Sırf bahis oynadığı için maça mı gidermiş insan!

Read more...

15 Kasım 2008 Cumartesi

Dışkapı Postası#8



*Yukardaki resimde CAPAV olarak gördüğünüz yer Kabil uçağında kalan 3 boş yeri gösteriyor. Gitmek isteyen?

*Aralara derelere serpiştirilen notlardan, sözlüklerden "Issız Adam" hakkında çok şey okudum. Yarın gidip ilk seansta izleyeceğim sanırım. Sizce bu filmi izledikten sonra yaşamım eskisi gibi olacak mı? Ben de biraz ıssız mıyım ki?

*Yine izlediğim alakasız maçların devre arasında çalınan şarkılardan dilime pelesenk oldu birşeyler. Zeynep Casalini'den geliyor; "...ziyaretçim olma, refakatçim ol"

*Bugün girdiğim ALES'ten sonra anladım ki sayısal yeteneğim %85 körelmiş. Kalan %15 ile dolmuş otobüs parası hesaplama, temel toplama çıkarma işlemlerini yapıyorum. Yuvarlanıp gidiyoruz çok şükür!

***spoiler***

*... üşüyüp de girme koluma, sevgilim ol!

***spoiler***

*Dün arkadaşlarla Devlet Tiyatroları'nın Eşik adlı oyununu izledik. Herşeyden önce 7 yaşında o oyuna gelen ve ailesiyle tiyatro izleyen çocuklara imrendim. Babamla futbol maçı, annemle Yaprak Dökümü'nden başka sinemada film veya tiyatro izlemek isterdim. Galiba Eşik'in etkisindeyim. 70li yıllarla birlikte o gördükleri şehrin ışıklarına karışan ve elbet bize de yer vardır diyen ailelerin şehirde yaşadıkları dramı anlatan oyun toplumun zamanında kanayan yaralarına değinmiş. Türk Sineması daha önce Levent Kırca'nın İstanbul'a göçtüğü ve ailesini kaybettiği film(adını hatırlayamadım!) ve biraz değişik versiyonuyla muhteşem kadrosuyla "Köyden İndim Şehire" insanımızın şehir ve göçle olan büyük imtihanını gözler önüne sermişti. Yine de bu çelişkiyi sahnede görmek de iyi geldi.

*Köyden İndim Şehire dedim de hatırladığım kadarıyla Ankara'da çekilen nadir filmlerden birisi. Benim gibi Ankara'ya bir anlamda "vurulmuş" birisi için bulunmaz fırsat dedim ve filmi bir de Ankara açısından alıcı gözüyle izledim. Beklediğim etkiyi yaratmadı ama aşağıdaki resimdeki "Beyaz Takkeli Bina" Kore Şehitleri Anıtı'nı görmek bile içimi açtı gece gece.



*Bu hafta Futbol Dilenciliği babında takdire şayan bir çabam olmadı. Cuma günü keyifsiz bir biçimde Gençlerbirliği-Trabzonspor maçını izledim. 19 Mayıs'a çöken puslu ve kirli havanın da etkisiyle maçtan hiç tat alamadım. Ama Trabzonspor 3 puanı almasını bildi.



*Vakti zamanında biz Beytepe'de tellal iken konferansa gelen Alev Alatlı konuşma sırasında sigarasını yakmıştı da dumanaltı olmuştuk. Dumanı gözüme gözüme gelmişti böyle.

*Vakt-i zamanında Pegasus'un Esenboğa'daki işleriyle haşır neşir iken köfte arabası şeklinde seyyar check-in arabalarımız vardı. Kokoreç arabası gibi sarı ilginç şeylerdi. Uykudan yeni kalkmış iki memur biz arabaları ofisten çıkartır, kontuara sürüklerdik kayak takımlarıyla İsviçre Alpleri'ne gidenlerin arasından. Sonra seyyar tabelayı asardık üzerimize PGT190 Van diye! Sen ne kadar garba, biz o kadar şarka! Sıra sıra THY kontuarlarının yanında market karşısına açılmış gözüpek bakkal dükkanları gibiydik. Sonra yandı o terminal bize kalan hatıralar işte!

*Sonra o aralar bu Slowtürk yeni çıkmıştı. Serviste falan duyuyorduk ama pek de konduramıyorduk radyonun ismini. Sonra sonra bu Pegasus'un callsign dediğimiz çağrı kodu da Suntürk idi. Koskoca Slowtürk oldu mu size Suntürk! Suntürk aşağı Suntürk yukarı. Koca koca pilotlar altlarında 79 tonluk uçaklarla bize radyocu gibi konuşuyolardı ESB sınırlarına girer girmez. Sonra ne zaman Slowtürk gazeteye ilan verdi bir ara da biz de aydık Suntürk'ün Slowtürk olduğuna :)

*Sen ne kadar garba, başkaları o kadar şarka serisinden devam edip Kabil yollarına düşenlerin Cuma geceki manzaralarıyla bitirelim bu Dışkapı'nın mandallığını da.


Read more...

13 Kasım 2008 Perşembe

Dışkapı Postası#7



*ING Bank

İbraam Nöri Gardeşler dedi ya geçen gaz sırasında beklerken bankanın kendi çalışanlarından biri. Herhangi başka bir düşüncem yoktur bu banka hakkında!

*Bugün bak postacı geliyor selam veriyorun getiremediği Ales giriş belgesini almak için Bilkent yollarını aşındırdım. Sırada arkadaki amcanın işbilir tonda söylentisi takdire şayan
"Madem PTT başarıp getiremeyecek, versinler internete çıktısını alıp da girsin çocuklar"

Kiminin parası kiminin duası derler ya benimki de o hesap. Evden çıkma fırsatı olması ve benim gezmeme vesile oldu diye hayırlı olan birşey başkasını sinirlendirebiliyor. Orhan Veli gibiyim.

"Bir ben miyim ehli keyf içinizde?
Belki ben de bir blog yazarım sizlere dair
Sayfam bir iki hit alır
Cebim dolar Google Adsensedan"




*Şu manzarayı görünce aklıma Teletubbies geldi aklıma.

Batarken güneş Beytepe sırtlarında
Düşüyordu ziggy Ankara'nın karlı yollarına


*"Üzgün Kediler Gazeli" diye bir şiir kitabı var hemşehrim Haydar Erülgen abimin. En kısa zamanda sağ cenahta yerini almalı.

*Alakasız maçlar serisinden şansımıza bugün GeSe-Kayserispor maçı çıktı. Bildiğin berabere gitmesi gereken maçı son dakikada ofsayt kokan da değil bariz ofsayt bir golle GeSe aldı. İyi güzel pek hoş da bu kadar antipatik ve atar-gider olmak zorunda mı bu takım! Ayhan-Sabri-Ümit Karan üçlüsünün olduğu maçta olay, kavga, sürtüşme banko.

*İrade savaşında bugün yenik düştüm. Aşağıda Real'den alınan gereksiz şeyler listesinden bir kuple



*Salep, Strepsils, Kıtırlı mercimekle deva bulmaya çalıştığım boğaz ağrım acaba daha ileri seviye bir grip öncesi belirti mi?

*Salep aldıktan sonra çıktığım markete sırf tarçın için geri dönmem! Tarçınsız içmem abi!

*Kapanışı da Göççek'e sallama seansı ile bitirelim. Olur da Mart'taki seçimde yine bu adam seçilirse Neron misali yakarım Ankara'yı o olacak. Aşağıdaki resim Metro Çarşısı'ndaki gaz kuyruklarının oluştuğu yerde çekildi. Benim alternatif pankart önerim de az aşağısında. Param olsun yaptırıp asarım!

Read more...

Dışkapı Postası#6

Daha 100. yazıma çok var mı!

*Nerden esti bilmiyorum ama bu yazıya da İstanbul'daki Eskişehirspor macerasından bir fotoğrafla giriş yapayım. Öncesinde de foto hakkında birkaç bilgi vereyim. Sabah 10da Ankara'dan Başkent Ekspresi ile yola çıkmışız. Akşamki Diyarbarkırspor maçı öncesi "Acaba İstanbul'da pazarı görür müyüz?" endişesi ve umut var. Kadıköy'den Karaköy vapuruna biniyoruz. Vapurun açık kısmındaki o sert rüzgarı hiç sevmemişimdir ama sigara içen Gürkan'ın hatrına dışardayız. Balkon mu desem? İşte bu şartlar altında üstümüzde forma maça giderken Sunay Akın'ın deyimiyle Şiir Hatları Vapurlarından birisinde çekilmiş hatırası büyük ve kadim olan bir fotodur bu. Hasret ve hürmetle yad ediyoruz o günleri.



*Pazar ALES var ve benim de yıllar sonra içerisinde "sayısal" bölüm olan gireceğim ilk sınav. Hiç hazırlıklı değilim. Tutturmuşum bir türkü "ALES de Aralık'ta. Çalışmak lazım!" diye. Bugün Kıprıs'a giden sınav evraklarını görünce pazar olduğunu öğrendim. İsteseydim o evrakları iç etmez miydim? Ederdim. Ama böylesi büyük bir işe kalkışmak için organize olmak gerekir. Benim de öylesine gücüm yetmez. Yarın ÖSYM'yi ziyaret etmem lazım postacı beni ziyaret etmezse.

*Radikal Spor'da her Salı Tanıl Bora ile birlikte günümüzü şenlendiren tüpçü abimiz Erkan Goloğlu'nun yazısından bir parça aşağıda. Döktürmüş yine!

Taraftar da girebilirdi bu topa. Bir tribün “Can you do?” diye bağırır, karşı tribün “Yes we can” diye cevap verirdi. Eski bir şarkı vardı, “Do you love me” diye. Bir tribün şarkıya böyle başlar, bitirir bitirmez öbürü “Yes I do, yes I do” diye karşılardı. İngilizce pratik yaparlardı. Bir ‘tens’den öbür ‘tens’e sular seller gibi geçilirdi. Ardından gelsin aktifler, gitsin pasifler.

*Radikal Spor dedim de eskiden orda Eray Özer de vardı. Ankara'da oynanan bir Oftaş-FB maçının boş kalan 19 Mayıs Kale Arkası tribünleri için "Genç aşıkların sinemadan sonra yalnız kalabilmek için rahatlıkla gidebileceği yerlerden birisi" demişti. Az gülmemiştim o zaman. İşte bizim futbola böylesine bakan insanlara ihtiyacımız var. Yoksa Toroğlu ve Çakar ikilisinin reyting için yaptıkları pastırma ve bikini muhabbetleri kendi seviyesizliklerini gösterir.

*Radikal Spor deyince yine aklıma geldi. Fi tarihinde feysbuk kullanıcısı iken Futbol Dilenciliği müessesesinin kurucusu İbrahim Altınsay ile mesajlajşmıştık. Profil resmi dizüstü bilgisayardan çekilmişti ve kafasında muhabbet kuşu vardı! Acaba o değil miydi?



*Her tilkinin döneceği birkaç kürkçü dükkanı şubesi var ise benimki de Esenboğa'dır. Yukarıdaki resimde gördüğünüz Demokles'in Kılıcı'nda "Hava Ulaşımının Yeni Başkenti Ankara" yazıyor. Yersen! Tabi hepi topu üç iç hatlar gidiş kapısı olan bir İç Hatlar terminalinden sonra burasını da hor görmemek lazım ama Ankara ancak ve ancak Resmi başkent olabilir. Onun haricinde de diğer konulardaki başkentlikleri başka şehirlerimize kaptırmıştır.

*Tabi yukarda saydığım sadece Resmi başkentlik olayı benim Ankara'yı daha az sevmeme vesile mi? Hayır. Sebebi de aşağıdaki resim. Başka hangi şehirde 10 metre arayla biri tamamlanmamış iki tane yaya üstgeçidi görebilirsiniz ki! Büyük ihtimalle Göççek tipi belediyecilik anlayışının bir örneği olarak tezahür etmiştir bu iki şaheser. Modern çağın Aşıklar Çeşmesi gibi birşey. Belki de Göççek'in içine tükürdüğü sanatın farklı bir tür yorumlaması. Bilmeyenler için Göççek tipi belediyecilik anlayışı dersleri: Top dağıt, konser düzenle, mahkeme kararı çıkana kadar işini hallet, alkolsüz aile parkı kavramını zenginleştir!



*Ankara'yı semtlere ve gruplara bölüştürmeye başladım. Arada kalmayın!

Kızılay Emoların,
Ulus ihtiyarların,
Bahçeli Tikilerin.

Bize kaldı delikanlı ucuz şarap şişeleri(Şarkı sözü)

*Geçen akşam Trabzon-BJK maçının devre arasında izlediğim yerde Ferhat Göçer'in söylediği Yemen Türküsü çalmaya başladı. Yan masadaki abiyle mırıldanmaya ve tıpırdamaya başladık. Maç başladı yine aynı delişmen seyirci hal ve davranışları!

*Bugün alanda Jimmy Jib dedikleri o garip kameradan vardı. Değişik bir icat. Kale arkasında izlediğim maçlardan gördüğüm kadarıyla kullanması zor. Ben olsam "Amnskym!" der çeker giderdim.

*Kapanışı Gençlik Parkı'nın eski sakinlerinden ve bugün Ankara'nın en büyük eksiklerinden saydığım Küçük Tren yapsın. İnternette gördüğüm kadarıyla Afyon ve Sivas'ta hayatını devam ettiren bu küçük trenlerin aklı hep Ankara'da olacak. Biz de kahredeceğiz Küçük Trenli, küçük bozkır kenti Ankara'ya daha önce gelemediğimize!


Read more...

  © Blogger templates Psi by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP