Blog Widget by LinkWithin

31 Ekim 2008 Cuma

Vedalara alışmamalıyım!



**Esenboğa'dan bildiriyor. Ofisin camından yine yolcuların bir yerlere doğru hızlı hızlı koşuşturduklarını görüyorum. Her şeye olduğu gibi onların da arkalarında bakakalıyorum. Geçen günler, aylar ve yıllar gibi!

Göz pınarlarımın kuruduğunu sanıyorum. Ağlayınca niye bu kadar acımaz da sanki ağrımış gibi oluyor mu sizin de gözünüz? Sevinçten değil ama üzüntüden, kederden...



Dile kolay gecesiyle gündüzüyle 3 yılımızı geçirdiğimiz çok sevdiğimiz arkadaşlarımız işten çıkarıldılar. Gündüz bir abiyle yine konuşuyoduk. Gecenin bir yarısı sabahın körü uykusuz gelip, bağrış çağrış yolcularla, yolcu yakınlarıyla, uçuş ekipleriyle, güvenlik görevlileiyle, polislerle, aşçılarla şununla bununla uğraşıyorsak verdikleri 3 kuruş maaşın hatrına değil elbet? Nedir bizi çalıştığımız yere ya da okuduğumuz okula bağlayan? İnsan hikayesi...

İnsan hikayesi. Aslı'nın bir şarkısıydı. Bu ara onu da bulmam lazım bir yerlerden. Nedir peki özütü bu insan hikayesinin? İş için, aş için binip bir uçağa taa Afganistan'a giden işçiler, ibadet için belki de çoğu ömründe ilk kez uçağa binip Arabistan'a giden hacılar, onların arkalarından ağlayan yakınları, üç paraya bagaj taşıyan işçiler, 5 paraya yolcularla bağrışan memurlar, bagajlar, etiketler, gelenler, gidenler... Sadece bir çocuğun gülüşü için, bir yaşlı yolcuya bagajınıı kaldırmakta yardım ettiğiniz için, iş arkadaşlarınızla yaptığınız bol muhabbetle soslanmış bir kahvaltı için.

Ama yok gitti şimdi en sevdiklerimiz. Onlara gönderdiğim mesajı da not düşmeliyim sanırım. "Bundan gayrı ben o doktoru veya herhangi beyaz önlüğü her gördüğümde Peluşumu hatırlarım, topuklu ayakkabı sesi duyduğumda dönüp bakarım Betüşüm mi diye. Yolcu listemi veririm sağa sola Okan'ım gelir aklıma. Böyle gidemezsiniz!"



Salı güne Eskişehrime varmamla başladı her şey. Tramvaya bindiğim ilk dakikada karşıdaki Volkan Konak konseri afişini görünce gidip bir paket kağıt mendil aldım önce. Biliyordum çünkü gözpınarlarımın isyan edeceğini! İlk kez bir konserine gittim Volkan Konak'ın. Uykusuz kalıp gece yola çıkmama değmiş doğrusu! Her şarkıyı gözü nemli dinler mi insan! Kulaklarımın pası bir ömürlük silindi. Ölmeden önce yapmam gereken 100 şeyden birisin yaptım, kaldı 99. Öyle bir liste yok tabi ama herhalde bu "Volkan Konak konserine git" ilk 5te olurdu. Aslında şimdi düşündüm de "EsEsle Şampiyon ol!" da gitti kaldı 98. Bizim için EsEs'in Süper Lig'de şampiyon olmasına gerek yok, gazozuna kupa düzenlesinler, katılalım, şampiyon olalım. Çılgın gibi, deli gibi seviniriz. Ki bunu 18 Mayıs'ta İstanbul'da Süper Lig'e yükselerek yaşamıştık. Siyah-kırmızı bir sel olmuştuk, akıyorduk Boğaz'a, Avcılar'a, Eskişehir'e doğru!

Arada not düşmeden olmaz. Fortiz Kupası maçında Bursaspor'a 2-0 yenildik. 9 as futbolcumuzu dinlendirdiğimiz maçta alınan bu yenilgi herhalde futbolculara da bir uyarı niteliğinde olmuştur. Maçtan aklımda kalan tatlı anı da kardeşlik dostluk tezahüratlarının başladığı son dakikalarda Yusuf'un kazandığı penaltıyı kurtaran kaleci Sinan'ı tebrik etmesiydi. Gönlümüzdeki sağlam yerini daha da perçinledi Yusuf. Ayrıca bir Ekim günü Eskişehir'de maç izleyen insanın burnu mu yanarmış. Ne de güzel bir gündü baba oğul biz futbol dilencileri için!



Balkanlar tarafından hüzün yüklü bulutlar gelmeye başladı. Bugünlük bu kadar yeter.

Read more...

28 Ekim 2008 Salı

3 perdelik Ultraslan Tragedyası!!!

Tarih: 26.10.2008
Yer: Eskişehir Atatürk Stadı Misafir Takım Tribünü




I. Perde
Elle, kolla gol attılar sevindiler!



II. Perde
4. golü yiyince....



III. Perde
atkılar, formalar çantaya girdi!!!

Read more...

Hoş geldin Eskişehirspor!

22 Nisan 1969'daki Foto Spor Haftalık Spor Dergisi, Sayı: 136, sayfa:3'den

"Koltuk"da bir yabancı

"Hoş geldin Eskişehirspor"

Ergun Hiçyılmaz

Emekliyorlardı, yürüdüler... Şimdi de koşuyorlar... Bu, büyümenin yüceliğe varışıdır. Bu katkısız, hilafsız kazanılmış bir savaştır. Göller, denizler kadar biriken
terlerin sahalara yazdığı en büyük öyküdür bu.

Süregelen mücadelenin liderlik tahtasına, bir silgi sürüldü artık. Kırmızı-Siyah renkteki bir tebşirin bıraktığı iz, o kadar kolay okunuyor k, : " ESKİŞEHİRSPOR".

Kazanılmış nice zaferler vardır. Belki bir kişiyle, belki bin kişiyle. Ama onlar, bunu sayısız kişiyle kazanmışlardır. Kimi terini, kimi cebindeki parasını, kimi de kalbindeki sevgisini vererek bu zafere koşmuşlardır.

İnancın, ereğin ve soylu bir çabanın ardından gelen, aslında tedirgin edici bir sondur. Gözler İç Anadolu'daki, bu " Anadolu Yıldızını" bir son değil, bir başlangıç olarak görmelidir hep.

Şimdi, Porsuk durgun akıyorsa, giderek daha coşacak demektir. Gelecek, bir seldir ve ligi alabildiğine kaplıyacaktır.

Eskimiş bir masal bitti artık. Tüm kulaklar bir uyanışın çığlığını, haykırmanın özgürlüğünü duyuyor. Anadolu futbolunun tutsak elleri yine aynı eller tarafından çözülüyor.

Hiç bir şeyin olmadığı bir ortamda, bir şeyler verip, çok şey olmanın mutluluğunu duydular ve futbolun Alfabesinde A'da onlar Z'de onlar oldular.

İsimler belki unutulacak ama ya o isimlerin verdikleri ? Amigo Orhanlar, Fethiler, Nihatlar, Kâmuranlar, Orhanlar, İlhanlar, Necdetler, İsmailler ve ötekiler...

Rüzgâr şimdi daha hızlı estiğinde ve çok gözlerin baktığında bu tablo içtenlikle anımsanacak ve denecek ki " ESKİŞEHİR, ESKİŞEHİRSPOR'LA YENİŞEHİR dir."

Read more...

Yine eski Es Es Ki Ki Ki bir şehre doğru..


"Biz bir kenti nasıl severiz..?

Kenti asla sevmeyenlerin, onu bir zenginleşme aracı olarak görenlerin bozduklarına boyun eğerek mi..? Kentimize yabancılaşarak, yüz metre karelik, tartışmalı egemenlik alanımıza saklanarak mı..? Ankara'yı sevmek, Ankara Garı'ndan başlayan, bir zamanlar bütün günümüzü geçirdiğimiz, geceleri serinlediğimiz Gençlik Parkı'na, Küçük Tiyatro'nun bulunduğu binalar topluluğuna, oradan operaya, kısacası Ankara'yı Ankara yapan tüm mekânları... rant ekonomisine, belleksiz toplum yaratma girişimlerine karşı savunmak değil midir..?

Ankara Garı, yalnızca Ankara'nın değil, tüm ülkenin tarihinin bir parçası. Tıpkı Haydarpaşa Garı gibi...Birkaç kişinin tasarrufuna bırakılmayacak kadar değerlidir tarih..." (Zerrin Taşpınar, Ankara Ekspresi, 1 için özel yazısından)


Öncelikle yazımıza Eskişehir seferlerimizin başlangıç noktası ve Ankara'nın mimari açıdan en güzel başyapıtlarından/giriş noktalarından olan ve şimdi ismini hatırlayamadığım bir şairin dediği gibi

Güzel başşehirin güzel giriş kapısı

Ankara Garı'ndan başlayalım. Bir yanında Göççek'in katlettiği ve artık alkolsüz! ve kendi tabirleriyle aile kıvamına getirilmiş Gençlik Parkı, öte yanda Tandoğan Asker Çarşısı yoluyla Anıtkabir'e doğru uzandığınız 1937 tarihli bu güzel yapı biricik şehrimiz Angara'mızın diğer giriş kapıları olan AŞTİ ve Esenboğa'yla karşılaştırıldığında ikisini de her türlü gölgede bırakır.

1)Bir kere Ankara Garı dede kıvamındadır. Esenboğa 2 yaşında, AŞTİ ben Ankara'ya geldiğimde vardı ama ona da en fazla 10 yaş biçiyorum. Ancak 30.X.1937 tarihli bu bina Perşembe günü 91. yaşgününü kutlayacak. Ben de cumartesi günü. Ama yaşım 91 değil!

En eski tarihli olan: Ankara Garı

2)Esenboğa'da bir iki güvercin vardı onları da kuş gribi zamanı öldürmek istediler, sonra vazgeçtiler. Bu açıdan Esenboğa hayvan dostu ilan edilebilir. AŞTİ'de hiç hayvanat aleminden bi dost görmedim. Dost dediysem de Panter Emel değilim yanlış anlaşılmasın. Yoksa sokak köpeği görsem yolumu uzatırım orası ayrı. Ama bir Ankara Garı daha önceki bir yazımızda belirttiğimiz ve aşağıdaki resimde görüldüğü üzere kedileri ve peronlarında güvercinleri barındıran bir mekandır.

En hayvan dostu olan: Ankara Garı



3)Şahsen Eskişehirli ve yinelemek zorundayım Eskişehirsporlu olduğum için bu konuda bencil davranacağım. Eskişehir'e en kolay, ucuz ve rahat ulaşım imkanına evsahipliği yapan TCDD ve onların kara trenlerine ev sahipliği yapan Ankara Garı rakipleri AŞTİ ve Esenboğa'yı bu konuda da geride bırakyor. 10, 10, 10 puan!

Eskişehir'e en kolay ulaşıma evsahipliği yapan: Ankara Garı

Bu bencil ve taraflı yaklaşımları ortaya atmama sebep olan ve Ankara Garı'na methiyeler düzmeme sebep olanlar blog sevdamın başlangıç noktası demirgibiyiz.blogspot yazarlarıdır. Kendi bloglarında gördüğüm ve 25-31 Ekim tarihleri arasında gerçekleştirilen Ankara Garı'nın Sesi etkinlikleri hakkında bilgiyi kentvedemiryolu.com sitesinden kopyalayıp yapıştıralım;

Cumhuriyet mimarisinin ve demiryolu kültürünün en önemli mekânı olan Ankara Garı'nda gerçekleşecek olan Ankara Garı'nın Sesi etkinliklerinin amacı; Ankara Tren Garı'nı tarihi, kültürel, siyasal ve ekonomik bağlam vurgusu içinde tüm özellikleri ile Ankaralılara tanıtmak ve Ankaralıların belleklerinde Gar'ın yerini anımsatmak, demiryolu kültürünü tanıtarak/tanıyarak yaşamasına katkıda bulunmak. Ankara Garı Çalışma Grubu için, Ankara Garı, neo-liberal ideolojinin kıskacındaki günümüzde yaşadığımız toplumunda, bellek yitimine karşı, Ankara'da önemli bir simge mekân.

İşte bu simge mekanda gerçekleştirilecek etkinlikler arasında dinletiler, söyleşiler, kısa film ve slayt gösterimleri, dersler ve fotoğraf sergisi olacak. Yarın sabah Başkent Ekspresi'yle Eskişehir'e doğru yol almadan ve yine Eskişehir'den dönerken etkinliklerin birkaçına olsun katılmak niyetindeyim. Ankara'dan blogumu takip edip ancak Paulo Alto üzerinden girerek Amerikan Emperyalizmine alet olmuş bloggerlara sesleniyorum! Siz de gelin :)

Ve ben yine bir kırmızı-siyah tutkunun peşinde yollardayım yine! Fortiz kupasında Bursaspor ile oynayacağımız maç için Eskişehir'e gidiyorum. Muhabiriniz Cevat Kelle Eskişehir'den bildirecek.

İyi geceler Türkiye. Her nerde blogluyor ya da bloglanıyorsan!

Read more...

27 Ekim 2008 Pazartesi

Es Es Es Ki Ki Es Ki Es Ki ES




Galibiyetin ve içtiklerimin etkisi altındayım, sarhoşum! Kayseri'den Ankara'ya, Konya'dan Erzurum'un Şenkaya ilçesine kadar kalbi sadece siyah-kırmızı çarpan her bir yürek için bu gece mutlu sona erdi. Çok not düşesim yok ama ilerde dönüp baktığımda hatırlamak istediklerimi aşağıya kopyalayayım. Maçı izlediğimiz Keremeyle'de demlenen Genç Osman oyunundaki tiyatrocu abilerimizden özür dileyeyim. Belki konuk olur gelir belli olmaz... Alakası yok ama alttaki resim de Eskişehir'de İsmet İnönü Caddesi'nde çekilmiş. Soldaki gerçek teyze muhabbete yabancı kalmış! 4-2'yi konuşuyolar!

Anam şehir yıkıldı resmen!



Taraftar forumlarından alınmıştır;

1)Yer : Erzurum'un Şenkaya ilçesinin Akşar köyü.
Mekan :Çevre köylerde lig tv bulunan tek kahve.
Ortam : ESES'li Ufuk,Gs li 30-35 kişi,birde fenerli ama ESES sempatizanı kahveci Muhammer abi.
Maç sonu : Hakem düdüğüyle yangın yeri gibi anında kahve boşalır ama son çıkan terbiyesizlik yapıp Tv'yi kapatır,kahveci kapıdan koşar gelir ve hemen açar tekrar ve ekler : Hocam gururla izle ben seni sabaha kadar beklerim!

Aynı televizyonda ben Erzurum'un Şenkaya ilçesinin Akşar köyünde süper lige de çıkmıştım geçen sezon,razıyım ESES'imin en güzel günlerinde Eskişehir'de olmayayım ama bu Tv'den şampiyonluğumuzu da izliyeyim!

Buralarda bana bu mutluluğu yaşatan tüm futbolcularımıza teşekkür ederim.


2)bize adeta cennetten bir bahçe sunan o golü atıyordu. Tribünde bir abi gördüm o dakikada benden en az 15 yaş büyük. Ağlıyordu o golde.

Sadece o amca değil okuyunca biz de ağlıyorduk... Biz bu siyah-kırmızıya böylesine gönül vermiştik.

Read more...

19 Ekim 2008 Pazar

Futbol Dilencisi Junior'ın Haftasonu Notları...


Evet İbrahim Altınsay abimizin dört dörtlük köşesinin ismine yaraşır bir haftasonu geçiren Futbol Dilencisiyim. Futbol Dilencisi bir babanın oğluyum. Nedir ki trende formasıyla, kış günü atkısıyla, iş elbisesinin bir kenarında ESES rozetiyle gördüğünüz bu Futbol Dilencisi'nin istediği? Bugün görüp teftiş ettiğim kadarıyla tribüne el-ele gelmiş çiftler, babasının kucağında veya yanındaki koltukta maça tercihan bir formayla gelmiş minikler, bir sallama çay, bir yarım ekmek inegöl köfte, barkodu yırtılmış ve üzerine maçın skoru ve gollerin sahipleri yazılmış hatıra bir bilet, İzmirlilerin o kendilerine has herşeyi isimlendirme hastalıklarıyla bir gazete kağıdından külahta "çiğdem". İşte bütün bunlar güzel futbolun yanı sıra biz dün Bursa bugün Ankara gezen Futbol Dilencilerini ve onların oğullarını mutlu etmeye yarayan faktörlerdir. Federasyondan ve Emniyet güçlerinden naçizane ricam keyfimize daha da keyif katacak bu çay mevzdu konusunda tribünde satış yapan saygıdeğer abilerimizin büfelerine semaver getirebilmelerine izin verilmesidir. Her ne kadar o semaveri gördüğümüzde aklımıza Sait Faik'in Semaver'i gelecek ve içimiz Ali ve annesinin hikayesiyle cız edecekse de semaverde içilen çay ve güzel futbolla hayatımızın bu beyhude geçen pazar gününe büyük anlamlar katmamıza vesile olacaktır.



Dün Esenboğa'nın en üst katındaki İngiliz tarzı döşenmiş barına utana sıkıla gidiyorum. Acaba Lig Tv açarlar da biz de bu uçak-yolcu-bagaj üçgeninden kurtulup ESES'e ekran başından bile olsa destek verebilir miyiz diye? Az önce babamla konuşmuşum telefonda Altıparmak'tan Bursa Atatürk Stadı'na doğru yönelmekte. "Yarın da sana misafirim!" Futbol Dilencilerinin bu serüveni bugün Bursa'da, yarın Ankara'da. Tıpkı 4 hafta önce olduğu gibi maçı beraber izlemek vardı ya beni bekleyen yolcularım ve uçaklarım olacaktır. Sonra o Esenboğa'nın iniş kalkış trafiği arasında, arada gözlerim pistteki ve taksideki trafiğe de takılarak maçı izliyorum. Dakika 11'de geçen hafta Kocaelispor karşısında galibiyeti getiren golün asistini yapan Bülent Kocabey, üçlükçü Serdar'ın arapasıyla hareketlendi ve ilk golümüzü attı. Yarının bitimine yakın da Youla güzel bir depardan sonra ceza sahası içerisinde yerde kalınca kazanılan penaltıyı gole çevirdi ve biz Bursa deplasmanında 2-0 öndeydik. İkinci yarı Bursa'nın oldukça etkili oyunuyla başlıyor ama golü ancak 84. dakikada bulabiliyorlar. Bizim de kontrataklarda golün ucuna gelmemiz ve Anderson'un saç baş yolduran oyunu. Neyse ki herhangi bir kaza olmadan 2-1 alıyoruz Bursa maçını ve takım da 3 puana alışıyor. Yine siyahın kırmızının gerek tribünde gerekse kilometrelerce uzakta ekran başında takipçisi binlerin haftasonunu mutlu geçirmelerini sağlayacak bir güzel galibiyet. Fortiz kupasında da gruptaki rakibimiz Bursaspor'a verilmiş bir gözdağı bu galibiyet aslında. Müzemize ikinci bir Türkiye kupasına doğru uzanan yolda bunun kopyası bir Bursaspor galibiyeti için yine yollara düşeceğiz haftaya kutsal topraklarımıza doğru belki de.




Ve Futbol Dilencisi babamın BursAnkara serüveni. Tren-otobüs ikilisinde iki günde 800 kiloemtreye yakın yol! İşte böylesi bir serüven aslında bizimkisi. Sadece sahada desteklediğimiz takım değil elbet, Gençler'in renklerine de az da olsa gönül vermişizdir az çok. Belki de Tanıl Bora'nın serüveninin hatrına Gençler kombinesi almışızdır. Benden daha kıdemli bir Futbol Dilencisi olduğu için babamı kombine biletle Maraton tribününe gönderirken oldum olası sevemediğim Kale Arkası tribününe yöneliyorum. Aslında yığılmanın olduğu o belirli yerlere oturunca bu "ekonomik" tribün bile insana sahadaki maçın tadını ziyadesiyle veriyor. Maç 5dakkadaBeşiktaş değilse de 13 dakkada 0-3 oluyor. Gençler'in bulduğu penaltı golü ancak skoru belirliyor 1-3. Kızılay'da GeSe-Trabizon maçını da bir yerlerde izleyip Futbol Dilencisi babamı Anadolu Ekspresi'ne emanet ederken kendim eve gelip demleme çay eşliğinde bu satırları karalıyorum o son sürat geçiyorken Polatlı'yı.

Son olarak kıyısından bir Gençlerbirliği tribünü sakini olarak insanın bu taraftarın haline acımaması kaçınılmaz. Çok naif ve karşı tribünle sanalda-gerçekte uğraşmayan bu efendi topluluk bugünkü maçta tam bir Bizans kuşatması altında idi. Her yanlarını saran Bejekeli taraftarlara yine iyi sabır ettiler. Bütün Anadolu kentlerinin aksine Ankara'da tribünler hiçbir maçta evsahibi takım taraftarı ile dolmaz ve bunu fırsat bilen Üç Eziklerin taraftarları da parayı basarak alabildiğine doldururlar 19 Mayıs Stadı'nın kendilerine ayrılmayan tribünlerini. Aşağıdaki resimde görülen bu cefakar Gençlerbirlikli taraftar kitlesine bir yoldaşları olarak en derin sevgilerimi sunarak bu "kaydımı" da bitiririm.

PS: Biterken Vega'dan Ankara'yı çaldırıyordum! Sırf bu şarkı ve Yılmaz Erdoğan'ın Ankara şiiri anlam kazansın diye artık kar ya da şarkıdaki adıyla "şekerli kar" yağsın istiyorum. Çok bencilim ama sen "İster özle yok istersen hiç hatırlama!"



Read more...

16 Ekim 2008 Perşembe

Canım istedi aldım...




Bi de utanmadan masanın üzerine koyup resmini çektim. Farid abiye taktım yine bu ara. Daha da değişen bişey yok. Son tutkuyu da yiyip gitmem lazım şimdi!

Read more...

Esenboğa Manzaraları #4

Yine döndüğümüz kürkçü dükkanımız, tezek kokan biriciğimiz Esenboğa'dan manzaralar



Birdenbire döktüren yağmurdan Kıprıs'a kaçarak kaçmaya çalışan bir A-321 :)



Ankara'da yağmur var, Viyana'da hava nasıl, üşür müsün?



Bu LAA ve LAB ikizlerini de yağmurda hazır yıkansınlar diye dışarı çıkardılar kesin :)



TC-ARD. Dün sabah hava ne kadar da güzeldi oysa!

Read more...

14 Ekim 2008 Salı

Dışkapı Postası#3



Yeni geline oyna demişler; "Yerim dar" demiş. Yer açmışlar, "Yenim dar" demiş. İlk duyduğumda anlamamıştım. Yen giysi kolu demekmiş. Oynamak istemedikten sonra size bahane çok. O hesap eskiden yazacak materyalim yok yazmam diyordum. Şimdi not defterim dahil herşeyimle bir "kayıt" yapmaya hazırım. Blogger'ın Türkçe menülerinde bir düzenlemeye gidildiği kesin. Ama "Kumanda Paneli" deyince akla uzay mekiği gelmiyor değil hani.

Dışkapı Notları'na Eskişehir resmiyle giriş yapmak biraz abes oldu ama daha Eskişehir'den geleli fazla olmadı o yüzden hala Kalabak suyunun etkisindeyim. Eskişehir'den aklımda kalan birkaç tane daha konu var, onlarla ilgili de yazacağım sonra yine bir bahtı kara tüm mevcudiyetimizle Ankara'ya teslim olacağız elbet.

-Eskişehir'den devam edersek yine geçen hafta pazar akşamı tribündeyken saat 20.45 gibi inişe geçen Türk Hava Yolları'nın İstanbul-Eskişehir seferini yapan uçağını görmüştüm. Görece küçük şehirde oturmanın faydaları işte. Havaalanında çalışıp da Jet A-1'in kokusun almış olmak çok kötü. Gece de olsa, bulutlu da olsa gözünüz arada bir havada. Tesadüf o ya maçın arasında tüm o yanarlı dönerli ışıklarıyla tam gaz inişte olan uçağı gördüm. Ankara'dan sonra ilaç gibi geldi. Biliyosun ki o uçak İstanbul'dan geliyo ve başka bir sivil ticari uçak olma ihtimali sıfıra yakın. Oysa Ankara'da öyle mi? Dışkapı civarında eve yakın gezerken tozarken illa ki kulağınız bir uçak motorunun sesini duyar ve kafanızı kaldırıp bakarsınız. Çok nadiren kırmızı bir kuyruksa ve saat 13.30'dan sonra ise dersiniz ki "Bu taaa Viyana'dan gelen Austrian 825". Hatta pilot olursunuz kuleyle konuşursunuz "Esenboga Tower, this is Austrian 825. Have the runway in sight" Yok pisti görmese de inerler tabi de bu bizimkisi oyun işte. Sözün özü küçük şehir, az uçak, uçakları tanıma fırsatı. Büyük şehir, çok fazla iniş, keşmekeş!

-Ntv'nin ilk kurulduğu zamanlarda saatbaşı haber bültenlerinin arka planında bir yerlerden çekilmiş Boğaz Köprüsü ve Boğaziçi manzarası vardı. Şans eseri Boğaz'dan büyük bir gemi geçiyorsa haberleri ve sunucuyu es geçer, geminin Boğaz'dan süzülüşünü izlerdiniz. Sonra şarkı hemen dilinizin ucunda "Ah o gemide ben de olsaydım/Açık denizlere yol alsaydım" Halbuki geminin yönü Karadeniz'e doğru ve bildiğin dört başı mamur Karadeniz işte. Yıllar yılı Tarih derslerinde gördük, Ruslar'ın derdi Boğazlar'ı geçip açık denizlere inmek değil mi? Nerde kaldı o kadar Tarih dersi, nerde bu şarkının anlamı bi yerde? Hatta o tarihlerde İstanbul'a gittiğimde Beylerbeyi'nde sahilde otururken "Acaba kamera şu binaların hangisindedir?" diye kafa yormuştum. Ntv yine yapsa ya öyle bir güzellik.

-Tek cümle ile geçen "Ntv haberlerindeki Boğaz manzarası"ndan nerelere gittim.

WARNING:...!!!Blogger Totally Out of control!!!...

-Bugün TCDD'nin ve onun kara trenlerinin azizliğine uğradım. Babam eski bir demiryolcu olduğu için ve ben de seyahatlerimin %90'ını trenle yaptığım için trenlere ve tren seyahatine pek toz kondurmam. Ama bugün Başkent Ekspresi'nin attığı kazık yüzünden zorunlu olarak otobüse geçiş yapmak zorunda kaldım. Trenin Bilecik civarında yapmış olduğu kaza yüzünden gecikme konusunda yalanlar havada uçuşunca ve tahmini gecikme 4 saati aşmaya başlayınca mecburen trenden otobüse "downgrade" oldum. Uçaklarda bilet sınıfının bir üstten (First>Business>Ekonomi) alttakine geçmesi durumu downgrade oluyor. Düşünün ki Lufthansa ile Ankara-Münih Business Class uçmak bilet aldınız ve alana geç kaldınız hay aksi Business Class da o gün ağzına kadar dolu. Business Class'ta yer olmadığı için siz mecburen bir alt rezervasyon sınıfı olan Ekonomi sınıfında uçuyorsunuz ve bunun adı "downgrade" oluyor. Parasıyla rezil olmak gibi birşey aslında. 3 saat rahat rahat ayakarını yaya yaya, 220v desteğiyle pili bitmeyen leptap, gidip dolaşabileceğiniz bi yemekli vagon imkanı sunan Başkent Ekspresi'nden sıkış tepiş bir otobüs yolculuğuna downgrade oldum, çok feci!

-TCDD'nin çağrı merkezindeki menünün bekleme müzikleri arasında hala "Kara Tren" türküsü var mı ki acep?

-Razı olmak zorunda kaldığım otobüs yolculuğunu bari Başkent Ekspresi muadili Kamil Koç ile yapayım deyince otobüste şu Kamil Koç'la Vehbi Koç arasındaki yaşanan olay geldi. Not düşeyim; Koç Holding'in sahibi Vehbi Koç sürekli kendisinin otobüs firması sahibi Kamil Koç'la karıştırılmasından rahatsız olup Kamil Koç'u ilk gördüğü yerde "Sana 1 milyon vereyim soyadını değiştir" der. Kamil Koç üste çıkar "Ben sana 2milyon vereyim sen soyadını değiştir" Ya da bunun gibi bir şeydi? Alın size en baba Reklam, Marka, Akılda kalma dersi.

-Bugün o kazanın da etkisiyle hiç yaşanmadı ama Sarı Mersedes'ten aklımda kalan en ilginç sahnelerden birisi de Sarı Mersedes'le trenin yarıştığı sahnedir. Tren kazansın diye geçmişti içimdeno gün bile :) Sarı Mersedes de çocukluğumdan hatırladığım en acıklı Türk filmidir heralde. Bi de Eşkıya vardı ama o zaman çocuk muyduk, gecenin 2sinde hatırlayamadım şimdi.

-Eskişehir-Ankara arasını hem tren hem otobüsle geçerken Polatlı yakınlarındaki 31 metrelik o dev Duatepe Mehmetçik Anıtı'nı görmemek imkansız. Sakarya Meydan Muharebesi'nin de geçtiği bölgede yer alan ve Türk Ordusu'nun Yunan İşgal Ordusu'na Ankara öncesi "Dur" deyişinin en önemli safhası olan bu muharebe anısına dikilen heykel geçtiğimiz aylarda açılmıştı. Mehmet Akif'in mısralarıyla analım;

"Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,

Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber."

-Yıllar yılı anlatılan efsaneler vardır. Birisi de Eskişehir-Ankara demiryolunun Yunusemre'nin, eski adıyla Sarıköy geçişinde mühendisin başından geçenler. Efsaneye göre yol tam da Yunus'un mezarından geçmektedir. Bölgeye keşfe gelen mühendisin gece rüyasına giren Yunus mühendisten mezarını taşımamasını ister. Bunun üzerine tam da Yunus'un şimdki türbesinin alt kısmında kalan eski mezar yerinin etrafından geçer demiryolu. Şimdi bile Eskişehir-Ankara yönünde Yunusemre istasyonundan sonra sağ tarafta kalan türbe öncesinde tren sola doğru o dönemeci döner ve eğer dikkatli dinlerseniz her makinist bu büyük ozan Yunus'u bir tren düdüğüyle selamlar.

-Şimdi de bu Mehmetçik Anıtı'nın altından hızlı tren tüneli geçmekte. Acaba hızlı tren makinistleri de Duatepe üzerinde bulunan yönünü Batı'ya çevirmiş gelmekte olan Yunan ordusu'na bir eliyle Dur diyen Mehmetçik Anıtı'nı selamlasalar düdükleriyle fena olmaz mı?

-Hızlı tren demişken bir yerde hızlı tren hattı hem karayolunun hem de kullanımda olan şimdiki trenyolu hattının üzerinden geçmekte. "Sizin 3 saatte aldığınız yolu ben 1saat 5 dakikada alırım, tozumu yutarsınız" gibisinden bir mesaj mı acaba?



-Yine geçtiğimiz Ekim ayında arşivlerden Tahsin Özalp'in çıkarttığı belgeler sonucu Sivrihisar halkının Kurtuluş Savaşı'nda 4.000 lira toplayarak aldığı uçağın bilgisine ulaşıldı.

Sakarya Gazetesi yazarı Şener Yılmaz 2005 yılındaki olaya ilişkin köşe yazısında şunları aktarmakta;

"Atatürk'ün özel not defterine kendi el yazısı ile şöyle bir not düştüğünü gördük
'Sivrihisar' dan tayyare bedeline verilmek üzere Osmanlı Bankasına 4 bin lira çeki Eskişehir Mebusu Mehmet Efendidedir. (Fevzi Paşaya verilecektir.)"
"
Bregue 14-2B marka uçağın bir maketi ODTÜ Bilim Merkezi Atölyesi'nde yapıldı. Şimdi o uçak Sivrihisar Kavşağı'nda yoldan geçenleri selamlamakta.

-Pazartesileri oto-gündem üzerine İskender Aruoaba ve teknolojik yazar Serdar Kuzuluoğlu; Salı Lig Analizi ile bizzat Gençler tribününde leyhinde tezahüratlarla çağrılan adam Tanıl Bora; Çarşamba überfutbolyazarus İbrahim Altınsay; Cumartesi DJ Sezyum; Pazarları Moskova'dan hayata dair yazılarıyla Suat Taşpınar. Radikal reklamı gibi oldu ama her gün bu gazeteyi almak için bir bahanem var. Şimdi de Tanıl Bora'yı okumak için kaçıyorum.

Adios

Read more...

12 Ekim 2008 Pazar

Randy Hickey'den inciler, seçmeler, saçmalar...




Taxi Driver



E.T



The Elephant Man



Doğruları söyleyen kukla Moli Randy'yi rezil ederken!

Read more...

11 Ekim 2008 Cumartesi

Ekim'de ayrılacağım Eskişehir'den

Elif Şafak'ın Med Cezir Yazıları kitabındaki "Eylül'de ayrılıyorum İstanbul'dan" yazısından esinlenilerek yazılmıştır.



Şimdi en güzel demleridir Adalar'ın. Yaz yorgunu bedenlerimiz sürüklemiştir bizi bu bozkırın ortasındaki eski bu şehrin bol sararmış yapraklı bu hazan Ekimine. Ve yine böyle yağmurlu, kasvetli bir Ekim günü ayrılacağım Eskişehir'den gözlerim nemli kirli bir vagon penceresinin ardında.

Oysa ki şehir yeni yüzlerin ve yeni koşuşturmacaların tam da orta yerindedir şimdi. Bağlar geçidinden kampüse, İstasyon köprüsünden o devasa alışveriş merkezine bir hareketlilik başlamıştır çoktan. Cıvıl cıvıl gençler kaplamıştır kaldırımları. Onlar değil miydi daha dün ikinci el eşya satan yerlerde garip bir koşuşturma içerisinde gördüğüm. Oysa ne kadar da yabancı gelmişti bu koşuşturma. Özenmedim desem koca kuyruklu bir yalan. Ocaklarında sıcak ev yemeği pişen birer evi artlarında bırakıp bu garip diyara gelen bu öğrenciler hepsi çoktan ayak uydurmuşlar bu koşuşturmaya, bir ben miyim perişan? Başkalarının o soğuk ve pembe duvarlı evlerinde yalnızlığı ve gurbeti paylaşmaktalar, hepsi geçim ve yaşam derdinde, bir ben miyim ehl-i keyf Orhan Veli gibi içlerinde? Gün olur ben de yazar mıyım onlara dair bir şiir? Üç beş kuruş geçer mi elime?

Senede iki kez deri değiştirmektedir şehir bir yılan misali. Yazın getirdiği bıkkınlık ve yorgunluk atılır elbet bu gençlerin getirdiği coşkuyla. Hele havalar soğuyup günler de kısalmayagörsün kitapçılar ve Porsuk boyundaki kafeler daha da bir şenlenecektir. Artık Kılıçoğlu yok ama yine dolacaktır sinemalar şehre gelen filmlerle. Yılda iki kez dedik, yılan dedik küsmüştür belki şehir bize ama o bırakın yılı her gün deri değiştirmektedir aslında. Akşamüzerleri şehrin sakinleri ellerinde illa birer poşet yola koyulmaktayken evlerine doğru kah bisiklet üzerinde kah bir tramvay içerisinde; yine gençler devralmaktadır şehrin kaldırımlarını yolları ya bir kafeye ya da bir lokantaya doğru.

Ama yine kimse kadrini bilmeyecek Eskişehir'in. Yine uzağındayken seni düşünmeden yapamayacağım, içindeyken kendimi senden uzaklaştırdığım gibi. Bir unutulmuş aşk gibi daima olacaksın zihnimin derinlerinde. Neyse ki başkalarının bir sebepten bu eski şehre dönmeleri şartsa, bizim de "... karın öylesine yakıştığı" bir şehre yolumuz düşecektir elbet. Yapacak bir yığın anlamsız iş/okuyacak bir yığın anlamlı şiir/bir yığın anlamsız tartışma/bir yığın anlamlı türküyle geçip gidecek ömrümüz. Bu bütün koşuşturmaca ve hengame unutturacaktır bize hayatın bu acı yüzünü. Yoksa nasıl altından kalkardık Ekim'le bu hesapsız muhasebemizden?



Ekim'de ayrılacağım Eskişehir'den. Oysa en güzel demleridir şimdi Adalar'ın, Köprübaşı'nın, Yunusemre Kampüsü'nün. Bir kara tren yine çalacak acı düdüğünü ve ardımda bırakacağım bu eski şehri. Hep bahsedilen sen olacak değilsin ya İstanbul, varsın uyarlayalım sana ait satırları Eskişehir'e. "Eskişehir'e ya bir şeylerden kaçılarak varılır, ya da gün gelir Eskişehir'den kaçılır."

Ama gün gelir bir med-cezir kaldırır yüreğimizin sularını, yine dayanamayız "Eskişehirsizliğe". Döneriz elbet sana yine sular yükseldiğinde.

Read more...

10 Ekim 2008 Cuma

Bir kampüsün düşündürdükleri...



1987 yılından beri günü gününe bir ece ajandası tutan ve bunu hiç sektirmeden sürdüren bir babanın oğlu olan benim bu kadar az yazabiliyor olmam beni de hayretler içerisinde bırakmakta. İleride bu ajandalar üzerinden yakın geçmişimize bakan bir deneme, bir kitap, bir film falan yapmaya kalksam tutar mı acaba? Kendimde köşeyi erken dönmeye and içmiş zıpır adam havası gördüm. Anca elime alır okur, eski günleri yad eder sonra da bırakırım. Konumuza dönersek pazar günü akşamından beri sürdürdüğüm internet/kitap odaklı ev kediliği şeklinde geçen tekli komün hayatımı bitirmiş durumdayım. En son pazar günü maçtan geldiğimden beri zorunlu birkaç durum için adımımı sokağa atmamaya niyetliydim. Çünkü biliyordum ki beni bu güzel havalar mahvedecekti. Sonunda ne mi oldu? Şu ciğercilerde ne varmış diye bir bakayım diye kampüs kedisi misali Anadolu Üniversitesi'nin Yunusemre Kampüsü'ne doğru yollara koyuldum.



"Biraz kampüs havası alayım da kendime geleyim" değildi niyetim. Zaten isteseniz de okullarımızın güzide kampüslerinize bin takla atsanız da giremezsiniz. Oysa ki biz çocukken öyle miydi? Kampüsün arka taraflarından geçilip gidilen teyzemlerin evine gidip gelmek için yine kampüsün bitmemiş duvarlarının içinden geçer giderdik. İşte o zamandan beridir ayrı bir yer tutar Anadolu Üniversitesi bizim için. Liseden sonra tercih zamanı hor gördüysek orası ayrı tabi. "Ekmek elden su gölden üniversite mi okunur la!" şeklindeki ergen çemkirmelerimiz bizi Beytepe yollarına düşürmüştü. Bu konudaki iç geçirmelerimi ve muhasebemi sonraya bırakarak kaldığım yere dönersem eğer kampüs içerisinden maile geçişlerimizi şimdi hatırlıyorum da Beytepe Kampüsü'nde hiç aile görmedim ben öyle çocuklu falan. O dönem bizi gören üniversiteliler dumur geçiriyolardır sanırım. Yani en azından olmayacak bir ihtimal ama Beytepe'de aile görsem kesin yanımdakilere şaşkınlığımı anlatan birşeyler çemkirirdim. Almış olduğum CENEBECEE dergiden çıkan Simpson kafalı not defteri sayesinde artık zihnimin derinlerine inebilirim. Mesela Yunusemre Kampüsü önündeki yaya üstgeçidinin basamakları devasa. Annem biz küçükken "Bu basamaklar da gençlerer göre" derdi hep. Arada bu not defterinden notlara dönerek flaşbeng yapabilirim. Mesela dün Heroes S03E01 izlerken aklıma gelen çok ama çok abuk bir düşünce. Bir şekilde not aldıktan sonra artık yazmam gerektiği kanısındayım. Klişe timi devreye girsin ve Heroes Türk senarist ve yapımcılar tarafından çekilsin. Acaba kendi vücudunu yenileme yetisine sahip Claire Bennet kızlık zarını da yenileyebilir miydi ki? Kesin böyle olurdu ve Kleyir Beneyy adlı kızımız bu şekilde kendini yeniler ve kocasını bir güzel yerdi. İğrencim!

Sonra üstümüzden geçen Fantomların gürültülerine alışamayan genç bünyelere acıdım. Yine ilerde sağdan soldan çırparak yapacağım "Eskişehirlilik" üzerine yapacağım çalışmada da göreceğiniz üzere bir insan jet sesine alışmamışsa ve her geçen F-4'e hayran hayran bakıyorsa o insan bilin ki Eskişehirli değildir. Oysa biz okulda dersi, tribünde tezahüratı, akşam yemeklerinde konuşmalarımızı bu jet motor gürültüsüne göre ayarlardık. Bilindik bir ritimle ortaokulda öğretmen sesinin yetmediği yerde konuyu anlatmayı bırakır, gökteki jetin gürültüsüne teslim olurdu. Sınıf sanki sihirli bir el değmişçesine; bir anlığına Hiro Nakamura o sınıfa gelmiş de "haayt" demiş gibi zaman duruverirdi. Eğer pilot kalkıştaysa ve daha da çok gürültü demek olan "afterburner" olayı devreye girmişse arka sıralarda oturan birkaç genç dimağ avazı çıktığı kadar bağırırdı. Bizzat kendim yaptım biliyorum. Ortaokul ne zevkliymiş. Başlarım üniversitesine lan. Bugün Sandık İçinde'de de o ront olayı vardı. Merdiven altında etekaltı bakmayan erkeğin yalanını yiyim. Zihnimin derinliklerinde kalmış ve defterimde bile olmayan şeyleri yazarak kontrolden çıkmaya başladım sanırsam.


Çizimin bütün hakları Hüseyin Balta'ya aittir.


Aynen devam öyleyse. Yine vakti zamanında-lise1 olması lazım- biz o hep trenle kenarından geçtiğimiz, içerisini merak ettiğimiz, "Bi jet kalkışı görsek bari la" diye içimizden geçirdiğimiz o 1. Ana Jet Üssü'ne girme fırsatı bulmuştuk. Her gün her saat bir bankacılık deyimiyle 7/24 şehir halkının kulaklarının ırzına geçen bu jet uçaklarının, bu F-4lerin mekanına adım atmamız Türk Yıldızları vesilesiyle olmuştu. Halkla kaynaşma adına ve bir havacılık şehrinde gençlere havacılığı sevdirme vesilesi de olarak Türk Yıldızları güneşli bir pazar öğleden sonrası Eskişehir'i ziyarete gelmişlerdi. Eğer orda çalışmıyorsanız kapısından geçmeye tenezzül etmeyeceğiniz 1.Üs kapılarını bizlere açmıştı. Muhteşem bir Türk Yıldızları gösterisi, ardından F-5lerini yanıbaşınıza parkeden kırmızı tulum içerisinde gelip halkla kaynaşan pilotlar. Amerikan filmi mi sandın yaprağım! Eskişehir'de geçiyor olay. Az önce gökte bin takla atan, G kuvvetiyle alay eden pilotlara birer resim imzalatmak ve Türk Yıldızları şapkalarımızı kafamıza geçirmek bizim için inanılmazdı. Sanırım olay bizler kadar pilotları da memnun etmiştir. Sonuçta gösteriyi çoğu zaman halka açık yapan ama sonunda bir üsse dönen ve halkla kaynaşamayan pilotlar, inişin ardından halkın arasına karışmışlar ve bir nevi kendileri de onore edilmişlerdi. Son olarak çıkmadan görmüş olduğumuz tabela da bizi bizden almıştı. Askeriye içerisinde böyle adamlar varmış demek :)

"En birinci üs 1. Üs"

Ben aslında size ALES başvurumdan, genç üniversiteli arkadaşların ev kurma çabalarından, şehrin geçirdiği evrimden falan bahsedecektim ya bu çalakalem olayı ve not defteri planları altüst etti. Arkası yarın artık.

Oya Başar'ın Olacak O Kadar'daki haber bülteni sonundaki seslenişiyle yapıyorum kapanışı "Beni özleyin anacım, baaaaay"

Read more...

7 Ekim 2008 Salı

Başımız sağolsun...

Noktasına virgülüne dokunmadan pesindeyiz.blogspot.com'dan alıntıladım. fazla diyecek birşey bırakmamış yazar, bana ellerine sağlık demek düşer. Demin inflack "ne yazsam popülist olacak" demiş ama iğneyle çuvaldız saklandıkça gerçekler acıtmayacak.


şehitliğin yine hayatta her şeyi az olanlara verildiği bir saldırı daha yaşadık. şehit ailelerine haberlerden gazetelerden internetten baktığımda gördüğüm hiç bir zaman değişmeyen manzara. şehit olanların özelikleri;

- paraları azdı; çok olsa o sürgün yerlerinde askerlik yapmazlardı.

- "tanıdık"ları azdı yada hiç yoktu; olsaydı bir torpille merkezi bir yerlerde olabilirlerdi.

- eğitimleri azdı; hiç olmazsa kıytırık da olsa bir üniversite eğitimine sahip olsalardı muhtemelen kısa dönem askerlik yapacaklarından orada olmazlardı olsalardı da asteğmen olarak bulunurlardı, belki yine ölürlerdi ama arkalarından daha çok ağlanır daha çok gözyaşı dökülürdü "vatanın beyinleri, geleceği öldü" diye. insan üniversite mezunlarının ölmesine daha bi başka üzülüyor sanki, eğitimliler ölmeyi sanki daha az hak ediyor eğitimsizlerden. işte onlar az eğitimli olduklarından göz yaşları da ona göre aktı. gözyaşında bile bir eşitlik elde edemediler.

- düzgün bir işleri yoktu hiç de olmadı; olsaydı uzman erbaş falan olmazlardı. oralarda askerlik yapmak gerçi risk demekti ailenden eşin dostundan hayattan mahrum olmak demekti ama "parası iyi"ydi. ailesine biraz olsun daha iyi bakabilmek için bu fedakarlığı göstermek lazımdı. o da hayatından fedakarlık etti.

- evinin, çocuğunun(bebeğinin), karısının, kendisinin eşyası azdı; tüketim kültürüne bir türlü esir olamadı. kendini alışverişe verip yozlaştırma fırsatı ne ona ne de ailesine hiç verilmedi.

- itibarları azdı; bu hayatta itibar sahibi olabilmek, toplumca önem verilir kişiler olabilmek, isimlerinden bahsettirebilmek için ölmeleri gerekti. yaşasalardı yolda görüldüklerinde suratlarına bakmayacak yanlarından, kıro keko köylü maganda denilip geçileceklerdi.

- hayattayken çalıştıkları işte yaşadıkları düzende sömürülüyorlardı. her biri kazandığının belki on katını kazandırıyordu; öldüklerinde de bu kural değişmedi. sadece ölümleri yaşarken kazandırdıklarından çok daha fazla kazandırdı tvlere gazetelere bir türlü susamayan yorumculara tek fark bu sefer onlar kazanamadı.

Read more...

6 Ekim 2008 Pazartesi

Bir hilal uğruna...



Yine postbayram trajedisinden ve yorgunluğundan kalma bir havayla kürkçü dükkanlarımızın ilk şubesi olan Eskişehir'e geldim. Yukardaki resim pazar gecesi Germanwings uçaklarından Sttugart'a gidenin ekonomi sınıfına ait. Gördüğümüz gibi bayram sonrası doluluk biraz da olsa artmış. Ben de o gecenin sabahında trende kalan son boş koltuğu alarak Başkent Ekspresi ile Eskişehir'e gelmiş bulunmaktayım. Neyse ki demiryollarında, çoğu havayolunda olduğu gibi son koltuğun parasını ödeyen diğerlerinin salata parasını da öder uygulaması yok. Normalde 70€ civarında bir rakamla kurtulabileceğiniz Germanwings ESB-DTM/CGN/STR uçuşlarında sona kalan dona kalır diyerek son koltuklara kalırsanız insafsız sistem size yaklaşık 350€ civarında bir rakam çıkarabiliyor. Sonuçta son 10 bileti alan yolcu ilk 10 bileti alan yolcunun biletlerinin ödenmesinde de katkısının olduğu su götürmez bir gerçek.



Eskişehir'e gelip de ESES maçına gitmemek olmaz tabi. Yağmurlu bir günün akşamüzerinde çıkıyorum evden. Hava soğuk ve montumun fermuarı kapalı. Formanın altta kalmasına içerliyorum hafiften. Sonra akla gelen başka şeyler. İnsanoğlu ve psikolojisi ne garip. Stada biraz erken girip tribünün nabzını tutuyorum. Polis bu sefer bayraklara ve o toplamayı çok sevdiği bayrak sopalarına hiçbirşey dememiş. Ülkemizde taraftar olmak da polis olmak da bir zanaat. Yıllardır kapatılamayan açık tribünde maç saati gelene kadar yağmur başladıkça tribünün altındaki koridora kaçışıyoruz üzerimizde 1milyonluk büyük poşetler. Hepsi birer şeffaf deli gömleği gibi. "Normal" delilerden farkımız bu yağmurun altında şeffaf yağmurluğumuzun altından gözüken siyah-kırmızı renge olan içten bağlılığımız. İçerdeki Hacettepe, Diyarbakır ve Kocaeli maçları ve Ankara'daki Gençlerbirliği maçını izlemişim, bu sene peşini bırakmıyorum takımın. 15 gün sonrası için Bursa maçına yerimizi bile ayırtmışız bayramda ailenin Bursa eşrafından. Maçtan önce karşı tribünde bir pankart Akif'in Çanakkale Şehitleri'ne şiirinden alıntılanmış.

Vurulmuş tertemiz alnından uzanmış yatıyor
Bir hilal uğruna ya Rab ne güneşler batıyor

Bu sefer batan güneşlerin arasında elbet her Eskişehirli gibi kalbi bir zaman o siyah kırmızı forma için atmış diye içimden geçirdiğim 21 yaşında bir Hasan. Bana göre söyleyeceğimiz veya tepedekilerin söyledikleri hiçbirşeyin, taraftarın hiçbir tezahüratının anlamı yok ne yazık ki. Biz kalanlar nemli gözlerimizi ovuşturup yine o garip koşuşturmacalarımızın peşine düşeceğiz, siyasiler üç kuruşluk iktidar kavgasında olacaklar. Tek temenni o 15 fidan ve göçüp giden niceleri yerlerinde dinlensinler.

Maçı Youla'nın birini 90+5'te attığı iki golle alıyoruz. Geçen sene 2-0'dan beraberliği koparmalarına müsade ettiğimiz Kocaelispor'u bu sefer puansız gönderiyoruz. Alınan ilk 3 puanla Fenerbahçe'yle puanlar eşit. Bursa deplasmanı ve Eskişehir'de oynayacağımız Febe ve Gassaray maçlarıyla zorlu üç maçlık bir dönemece giriyoruz. Ben hedefi 5 puan olarak koyuyorum. Bu üç takımdan en az birisini devirebilmek lige yeni çıkan bizim için makul bir hedef.



Kayserispor'un FeBe'yi, Bursaspor'un da Gassaray'ı devirmesi ve 6 hafta sonunda oluşan puan durumuna bakarak bu hep bahsettiğim İstanbul hükümranlığının sona ereceğine dair umudum giderek artıyor. Anadolu'da bizden sonra bir ihtilal yapmış ve bütün şehir kalpleri sadece tek takım için atan Trabzonspor; yıllar sonra o timsah havasına bürünmüş ve Yusuf Şimşek'in de aralarına katılmasıyla can yakmasını ümit ettiğimiz Bursaspor; oturmuş kadrolarıyla Kayserispor ve Sivasspor ile lig yarışı çok daha şenlenecek ve renklenecek. Yeter ki bu şehirlerin insanı takımlarına sahip çıksın. Futbolumuzu bu Üç Ezik hükümranlığından kurtardığımız zaman futbolumuz elbet düzlüğe çıkacak ve lig daha zevkli geçecektir. Kapanışı da arielortega.blogspot.com'da görüp alıntıladığım o Bursa taraftarının anlamlı mesajı yapsın, hepimiz saygıyla anıyoruz...

Read more...

3 Ekim 2008 Cuma

Postbayram tragedy!




İki günlük uzun mu uzun soğuk mu soğuk aradan sonra krallar ve kralcılardan kaçtım yine, yeni, yeniden günlüğümdeyim. Çok az yazıyorum demiştim ya dün Eskişehir'den geldiğimden beri yarın bilgisayarın başına geçince ne yazsam neyi not düşsem diye düşünüyorum. Aslında başımdan geçen mutlu, mutsuz birçok şey var ama bir yerden sonra klavyenin başında kilitlenip kalıyorum. Galiba nereye varacağını bilmeden direkt olarak çalakalem girişmek.

Yukardaki resim dünkü Dortmund uçağının ekibinin yapmış olduğu terbiyesizliği göstermekte. İnsan daha yolcu uçağa binmeden kapıları kapatır mı? Yüzsüzlüğün de böylesi! Yapmış oldukları planlama hatası yüzünden sabah 6da uçuşlara açılan Dortmund havalimanına erken gitmemek için her gece aynı muhabbet. Her seferinde 15 ila 20dakika gecikme. Hayır yolculara yaşadıkları şehrin havaalanının kapalı olduğunu anlatmak tam bir işkence. Alttaki resimden de gördüğümüz gibi kokpiti bile boş bırakmışlar. Akıllara FD'nin "Uçaaaaaak, beni de al götür uzak diyarlara" sözleri geliyor, sonra yine dönüyoruz tezek ve "öküz" kokan kürkçü dükkanımıza.



Aklımızdan kolay kolay çıkmayacak bir başka hadise de Londra'dan gelen uçakta yaşanan üzücü olay. Sadece arkadaşlara eşlik etmek için gittiğim uçağın karşılanışında pek de fazla yaşanmayan bir olayla karşılaştık. Londra'dan gelen uçaktaki yolculardan birisi tam da inişe geçerken kalp rahatsızlığı geçirmiş. Sonradan öğrendiğimiz kadarıyla daha önce de kalp krizi geçiren 64 yaşındaki yolcu kalp krizinden dolayı hayatını kaybetmiş. Zaten kabin amirinin bir güzel dilek bile sunmadan kapıyı açışındaki acelesinden içeride birşeylerin yolunda gitmediği belliydi. Lakin 35 dakika sonra nöbetçi doktorun uçaktan çıktığındaki yüz ifadesinden herşey okunuyordu. Yürüyerek bindiği uçaktan ceset torbası içinde çıkan yolcunun ardında bıraktığı biri İngiliz biri Türk iki eş 8 çocuk ve garip bir trajediydi. Sonradan elimize geçen elçilik mektubuna göre ölen kişi 12 yıldan beri Türkiye'ye dönememiş ve ayrıldığı Türk eşine kavuşmak için memlekete dönmekteymiş. Daha da acı olanı geçen ay gittiği bir uzmanın kendisine 3 ay ömür kaldığına dair tanı koymuş olmasıydı. Yerinde dinlensin...

Bütün bunları asılnda hayatın ne kadar da hızlı ve manasız geçtiğinin altını çizmek ve geriye dönüp bakabilmek için yazdım. Öylesine bir tempoda koşturuyoruz ki aslında hepimiz Şekspir'in dediği gibi bu sahnede sırasıyla rollerimizi oynayıp geçiyoruz sahnenin arkasına. Arada bir hiç uğruna kırılan kalpler, alınan yollar, arkada bırakılanlar, bir daha dönmemek üzere göçüp gidenler.

Ama hayatın o koşturmacası daha dün bizi brüderimizin nişanı için gayet de neşeli geçen cümbür cemaat bir yolculuğun arkasından başka diyarlara götürmüştü. Sultandağ'ın tepesinde kar bile gördüm ya Ankara'nın niye soğuk olduğu belli şimdi. Erciyes'e de kar yağmış, sadece adını bildiğimiz Van Bahçesaray'ın yolları da kapanmıştır. Çoktan yapılmıştır bayram ziyaretleri, yenilmiştir bayram tatlıları. Artık doğudan batıya, kuzeyden güneye, Ankara'dan Stuttgart'a, Kabil'e, Lefkoşa'ya yol alma zamanıdır ya okumak ya çalışmak ya da bekleyenlere kavuşmak için. Doğduğumuz değil doyduğumuz yer olacaktır elbet son durağımız. Yine hüzünlü çalacaktır trenlerin düdükleri...

Kapanışı Şahin K. tadında temennilerle Ankara İtfaiyesi yapsın... Sabah Aydınlıkevler'de çekmiştim. Sonra yazı biterken "Nick the chopper" çalıyodu.

Read more...

  © Blogger templates Psi by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP