Blog Widget by LinkWithin

14 Ekim 2008 Salı

Dışkapı Postası#3



Yeni geline oyna demişler; "Yerim dar" demiş. Yer açmışlar, "Yenim dar" demiş. İlk duyduğumda anlamamıştım. Yen giysi kolu demekmiş. Oynamak istemedikten sonra size bahane çok. O hesap eskiden yazacak materyalim yok yazmam diyordum. Şimdi not defterim dahil herşeyimle bir "kayıt" yapmaya hazırım. Blogger'ın Türkçe menülerinde bir düzenlemeye gidildiği kesin. Ama "Kumanda Paneli" deyince akla uzay mekiği gelmiyor değil hani.

Dışkapı Notları'na Eskişehir resmiyle giriş yapmak biraz abes oldu ama daha Eskişehir'den geleli fazla olmadı o yüzden hala Kalabak suyunun etkisindeyim. Eskişehir'den aklımda kalan birkaç tane daha konu var, onlarla ilgili de yazacağım sonra yine bir bahtı kara tüm mevcudiyetimizle Ankara'ya teslim olacağız elbet.

-Eskişehir'den devam edersek yine geçen hafta pazar akşamı tribündeyken saat 20.45 gibi inişe geçen Türk Hava Yolları'nın İstanbul-Eskişehir seferini yapan uçağını görmüştüm. Görece küçük şehirde oturmanın faydaları işte. Havaalanında çalışıp da Jet A-1'in kokusun almış olmak çok kötü. Gece de olsa, bulutlu da olsa gözünüz arada bir havada. Tesadüf o ya maçın arasında tüm o yanarlı dönerli ışıklarıyla tam gaz inişte olan uçağı gördüm. Ankara'dan sonra ilaç gibi geldi. Biliyosun ki o uçak İstanbul'dan geliyo ve başka bir sivil ticari uçak olma ihtimali sıfıra yakın. Oysa Ankara'da öyle mi? Dışkapı civarında eve yakın gezerken tozarken illa ki kulağınız bir uçak motorunun sesini duyar ve kafanızı kaldırıp bakarsınız. Çok nadiren kırmızı bir kuyruksa ve saat 13.30'dan sonra ise dersiniz ki "Bu taaa Viyana'dan gelen Austrian 825". Hatta pilot olursunuz kuleyle konuşursunuz "Esenboga Tower, this is Austrian 825. Have the runway in sight" Yok pisti görmese de inerler tabi de bu bizimkisi oyun işte. Sözün özü küçük şehir, az uçak, uçakları tanıma fırsatı. Büyük şehir, çok fazla iniş, keşmekeş!

-Ntv'nin ilk kurulduğu zamanlarda saatbaşı haber bültenlerinin arka planında bir yerlerden çekilmiş Boğaz Köprüsü ve Boğaziçi manzarası vardı. Şans eseri Boğaz'dan büyük bir gemi geçiyorsa haberleri ve sunucuyu es geçer, geminin Boğaz'dan süzülüşünü izlerdiniz. Sonra şarkı hemen dilinizin ucunda "Ah o gemide ben de olsaydım/Açık denizlere yol alsaydım" Halbuki geminin yönü Karadeniz'e doğru ve bildiğin dört başı mamur Karadeniz işte. Yıllar yılı Tarih derslerinde gördük, Ruslar'ın derdi Boğazlar'ı geçip açık denizlere inmek değil mi? Nerde kaldı o kadar Tarih dersi, nerde bu şarkının anlamı bi yerde? Hatta o tarihlerde İstanbul'a gittiğimde Beylerbeyi'nde sahilde otururken "Acaba kamera şu binaların hangisindedir?" diye kafa yormuştum. Ntv yine yapsa ya öyle bir güzellik.

-Tek cümle ile geçen "Ntv haberlerindeki Boğaz manzarası"ndan nerelere gittim.

WARNING:...!!!Blogger Totally Out of control!!!...

-Bugün TCDD'nin ve onun kara trenlerinin azizliğine uğradım. Babam eski bir demiryolcu olduğu için ve ben de seyahatlerimin %90'ını trenle yaptığım için trenlere ve tren seyahatine pek toz kondurmam. Ama bugün Başkent Ekspresi'nin attığı kazık yüzünden zorunlu olarak otobüse geçiş yapmak zorunda kaldım. Trenin Bilecik civarında yapmış olduğu kaza yüzünden gecikme konusunda yalanlar havada uçuşunca ve tahmini gecikme 4 saati aşmaya başlayınca mecburen trenden otobüse "downgrade" oldum. Uçaklarda bilet sınıfının bir üstten (First>Business>Ekonomi) alttakine geçmesi durumu downgrade oluyor. Düşünün ki Lufthansa ile Ankara-Münih Business Class uçmak bilet aldınız ve alana geç kaldınız hay aksi Business Class da o gün ağzına kadar dolu. Business Class'ta yer olmadığı için siz mecburen bir alt rezervasyon sınıfı olan Ekonomi sınıfında uçuyorsunuz ve bunun adı "downgrade" oluyor. Parasıyla rezil olmak gibi birşey aslında. 3 saat rahat rahat ayakarını yaya yaya, 220v desteğiyle pili bitmeyen leptap, gidip dolaşabileceğiniz bi yemekli vagon imkanı sunan Başkent Ekspresi'nden sıkış tepiş bir otobüs yolculuğuna downgrade oldum, çok feci!

-TCDD'nin çağrı merkezindeki menünün bekleme müzikleri arasında hala "Kara Tren" türküsü var mı ki acep?

-Razı olmak zorunda kaldığım otobüs yolculuğunu bari Başkent Ekspresi muadili Kamil Koç ile yapayım deyince otobüste şu Kamil Koç'la Vehbi Koç arasındaki yaşanan olay geldi. Not düşeyim; Koç Holding'in sahibi Vehbi Koç sürekli kendisinin otobüs firması sahibi Kamil Koç'la karıştırılmasından rahatsız olup Kamil Koç'u ilk gördüğü yerde "Sana 1 milyon vereyim soyadını değiştir" der. Kamil Koç üste çıkar "Ben sana 2milyon vereyim sen soyadını değiştir" Ya da bunun gibi bir şeydi? Alın size en baba Reklam, Marka, Akılda kalma dersi.

-Bugün o kazanın da etkisiyle hiç yaşanmadı ama Sarı Mersedes'ten aklımda kalan en ilginç sahnelerden birisi de Sarı Mersedes'le trenin yarıştığı sahnedir. Tren kazansın diye geçmişti içimdeno gün bile :) Sarı Mersedes de çocukluğumdan hatırladığım en acıklı Türk filmidir heralde. Bi de Eşkıya vardı ama o zaman çocuk muyduk, gecenin 2sinde hatırlayamadım şimdi.

-Eskişehir-Ankara arasını hem tren hem otobüsle geçerken Polatlı yakınlarındaki 31 metrelik o dev Duatepe Mehmetçik Anıtı'nı görmemek imkansız. Sakarya Meydan Muharebesi'nin de geçtiği bölgede yer alan ve Türk Ordusu'nun Yunan İşgal Ordusu'na Ankara öncesi "Dur" deyişinin en önemli safhası olan bu muharebe anısına dikilen heykel geçtiğimiz aylarda açılmıştı. Mehmet Akif'in mısralarıyla analım;

"Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,

Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber."

-Yıllar yılı anlatılan efsaneler vardır. Birisi de Eskişehir-Ankara demiryolunun Yunusemre'nin, eski adıyla Sarıköy geçişinde mühendisin başından geçenler. Efsaneye göre yol tam da Yunus'un mezarından geçmektedir. Bölgeye keşfe gelen mühendisin gece rüyasına giren Yunus mühendisten mezarını taşımamasını ister. Bunun üzerine tam da Yunus'un şimdki türbesinin alt kısmında kalan eski mezar yerinin etrafından geçer demiryolu. Şimdi bile Eskişehir-Ankara yönünde Yunusemre istasyonundan sonra sağ tarafta kalan türbe öncesinde tren sola doğru o dönemeci döner ve eğer dikkatli dinlerseniz her makinist bu büyük ozan Yunus'u bir tren düdüğüyle selamlar.

-Şimdi de bu Mehmetçik Anıtı'nın altından hızlı tren tüneli geçmekte. Acaba hızlı tren makinistleri de Duatepe üzerinde bulunan yönünü Batı'ya çevirmiş gelmekte olan Yunan ordusu'na bir eliyle Dur diyen Mehmetçik Anıtı'nı selamlasalar düdükleriyle fena olmaz mı?

-Hızlı tren demişken bir yerde hızlı tren hattı hem karayolunun hem de kullanımda olan şimdiki trenyolu hattının üzerinden geçmekte. "Sizin 3 saatte aldığınız yolu ben 1saat 5 dakikada alırım, tozumu yutarsınız" gibisinden bir mesaj mı acaba?



-Yine geçtiğimiz Ekim ayında arşivlerden Tahsin Özalp'in çıkarttığı belgeler sonucu Sivrihisar halkının Kurtuluş Savaşı'nda 4.000 lira toplayarak aldığı uçağın bilgisine ulaşıldı.

Sakarya Gazetesi yazarı Şener Yılmaz 2005 yılındaki olaya ilişkin köşe yazısında şunları aktarmakta;

"Atatürk'ün özel not defterine kendi el yazısı ile şöyle bir not düştüğünü gördük
'Sivrihisar' dan tayyare bedeline verilmek üzere Osmanlı Bankasına 4 bin lira çeki Eskişehir Mebusu Mehmet Efendidedir. (Fevzi Paşaya verilecektir.)"
"
Bregue 14-2B marka uçağın bir maketi ODTÜ Bilim Merkezi Atölyesi'nde yapıldı. Şimdi o uçak Sivrihisar Kavşağı'nda yoldan geçenleri selamlamakta.

-Pazartesileri oto-gündem üzerine İskender Aruoaba ve teknolojik yazar Serdar Kuzuluoğlu; Salı Lig Analizi ile bizzat Gençler tribününde leyhinde tezahüratlarla çağrılan adam Tanıl Bora; Çarşamba überfutbolyazarus İbrahim Altınsay; Cumartesi DJ Sezyum; Pazarları Moskova'dan hayata dair yazılarıyla Suat Taşpınar. Radikal reklamı gibi oldu ama her gün bu gazeteyi almak için bir bahanem var. Şimdi de Tanıl Bora'yı okumak için kaçıyorum.

Adios

4 yorum:

woundheir 14 Ekim 2008 20:22  

okurken en çok hayret ettiğim o uçakları birbirinden nasıl ayırt ettiğin değil isimlerini nasıl aklında tuttuğun.. ben denedim asker uçağı yolcu uçağından öteye gidemedim sınıflandırırken :P

ziggytheking 14 Ekim 2008 20:31  

aslında miyop olmasam yolcuları falan da tanırdım. gereksiz şeylerle gereğinden fazlasıyla meşgul olan bir zihnim var. bazen keşke öyle olmasa diyorum ama "ooo kıprıslılar hoşgelmişsiniz sefa getirmişsiniz" diye de selamlayınca onları yerden tadı bi başka oluyo :) hem haydar ergülen abimizden kopyaladığımız yazıda da görüyoruz ki benden başka gökte uçan kuşlara vurgunlar var :)

laloba 15 Ekim 2008 10:32  

İstanbul'da havalara bakarak gezen biri olduğum için sıklıkla uçakların yanıp sönen ışıklarını görürüm. Bir de tam şehrin orta kısmında oturuyor olmamdan dolayı pek yakın geçmezler. Ben genellikle bu sefer ufo gördüm edasıyla bakınırım salak salak. Şehrin etrafında alçak uçuş yapan yolcu uçakları görmek mümkündür, o günlerde mutlaka havaalanında olağanüstü bir durum vardır ve hemen televizyonu açmak gerekir.

Bu yaşıma geldim hiç uçağa binmedim. Ya arabamızla gittik seyahate ya da otobüsle, trenle. Yolculuğa çıkarken eğer bir düğüne yetişmeyeceksem treni tercih ederim tabi o yöne gidiyorsa. Bursa'ya tren gitmiyor oluşu benim hep üzmüştü. Keşke Ankara'da okusam derdim o zamanlar. Beni Kamil Koç'la muhatap etmeseydi.

Bu aralar yolculuk blog haline gelmiş buraları :)

ziggytheking 16 Ekim 2008 01:22  

Daha önce yorum kısmında yazmıştım, benim ilk kez bindiğim uçak İstanbul'a gitmekte olan şimdi batmış bir havayoluna ait görece büyük bir uçaktı. Uçağın İstanbul'a gitme sebebi ise teknik bakıma girecek olmasıydı ve ben bunu yerime oturunca öğrendim!

Yolculuk iyidir. Hem yolculuk yapmak, hem de Kamil Koç'ta "Yolculuk" okumak. Gerçekten çok iyi iş çıkarıyorlar ve ne kadar bozulsalar da her seferinde bir tanesini alıp eve getiriyorum.

Trenin Bursa'ya gitmemesi çocukluğumuzda çok üzerdi bizi. Kolay değil üç dayım var benim Bursa'da ve bir ayağımız da orada sayılırdı ya şimdi hepten çekildik bu Ankara'nın bozkırına :)

  © Blogger templates Psi by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP