Blog Widget by LinkWithin

29 Kasım 2008 Cumartesi

İş görüşmesiymiş!

*Saat sabahın 5ini gösterdi ama bozuk uyku düzeninin vermiş olduğu yan etkiler sonrası ayaktayım. Garip bir furyaya kapıldım, yapmamam gerekeni yaptım ve FM2005 yükledikten sonra saatlerimi Liverpool'un hocası olarak harcadım, sonunda ültimatomu verince kovuldum.



*Cuma sabahının o hengamesi içerisinde böylesi bir açıyı yakalayabileceğim aklıma gelmezdi. Çok sanatsal fotodur bu yukarıda gördüğünüz. Her ne kadar bir cep telefonu vasıtasıyla çekilmiş olsa da.

*Bugün pazartesi sınavına girdiğim sınavın iş görüşmesi için bir dil kurumuna gittim sabah Esenboğa'nın havasını aldıktan sonra. Hiç olmayacak bir şekilde uzun süredir gramer işlemediğim ve görmediğim için alakasız bir konuyu görüşmeye giren 3 hocaya anlatacaktım güya. Tabi heyecan ve gramersizliğin vermiş olduğu acemilik sonucu sözde dersimiz hiç ummadık bir noktada sona erdi. Pek de olumlu bir sonuç beklemiyorum. Biraz olsun netleştirmeye çalıştığım kariyer dedikleri şeyin planlarında yelkenler tekrar suya oturdu. Esenboğa'nın apronunda aldığımız o lanet Jet A-1 kokusu elimi kolumu bağlıyor. Gerçi düşünüyorum da olmaması iyi olmuş. Bu kadar çok işsiz, güçsüz var diye de dışardan oturmuş olarak baktığınız bir kurumun ya da genelinde eğitim sektörünün özel kısmının yeni mezunlara köle mantığıyla bakması da çekilmez doğrusu. Daha mülakata girer girmez "2 ay deneme süresi"nin olacağını ve bu süre içerisinde ve olursa anlaşmadan sonraki 1 ay içerisinde de herhangi bir ücret ödemeyeceklerini belirtmeleri içtenliğin göstergesi gibi gözükse de bu ve bunun gibi bütün özel sektörün insanı insan yerine koymadıklarının en güzel kanıtı. "Kapıyı vurup çıkmak" var ya serde erkeklik de değil de değişim ihtiyacı var. Bu garip değirmenin dişlileri arasında una dönmüş, dönmeye hazır veya dönmek için bekleyen binlercemiz birbirimizden haberli veya habersiz bir yerlerde, soğuk ve rutubetli evlerde bekliyoruz başımıza gelecek o şaşaalı kariyer bok püsürlerini! İnsana verilen değerin insanın yüzünü kesen Ankara ayazı gibi 0'ın altına düştüğü bu çevrelerde ve bu garip camialarda nasıl olur da mutlu oluruz, nasıl olur da yaptığımız kariyer tercihlerinde doğru yolu buluruz kim bilir!

*Yolda, otobüste şurda burda Göççek çalışmalarını övenleri duydukça içimden saymaya başlıyorum ona kadar. Sonra dilimi ısırıyorum. Herşeyin en boktanına layıksın Ankara!

*Sağ tarafta gördüğünüz okuduğum kitaplardan arka kapak veya önsöz haricinde bahsetmeyi pek istemiyordum ama şimdi elimde olan Gültekin Emre'nin "Yitik Kent Ankara" adlı kitabını okudukça Ankara'nın eski haline ve geçmişine duyduğum özlem giderek artıyor. Başka bir şair de -belki Haydar Ergülen olabilir bu isim- Eskişehir hakkında böyle bir kitap yazsa bu kadar içten takip edebilir miydim bilmiyorum. Ankara'yla aramda inanılmaz bir duygusal bağ var ve bu her geçen sene ve her öğrendiğim şeyle birlikte artıyor. İçimde büyüyor ve ben buna engel olamıyorum. Gençlik Parkı'nın şimdiki o beyazdan garip icatlı, kurumuş havuzlu halini gördükçe içim içimi yiyor.

*Havalimanına çalışan EGO otobüslerine inanılmaz bir talep var.

*Beyaz ihramlarıyla, megafonla anons yapan rehberleri, büyük gövdeli uçakları, çul çaput bağlanmış bagajları, terminali keşfe çıkan uğurlamaya gelen akrabalarıyla günlerimizi renklendiren Hacı kafilelerinin sonu geliyor gibi.

*Dönüşte de gelsin zemzem suları! :)

*Akşam fi tarihinde aldığım bir biletle Büyük Tiyatro'da Şekspir'in oyunu Fırtına'yı izledim. Değişik bir uyarlama olmuş. Ama 1 perdede toparlanabileceğini de tahmin etmemiştim doğrusu.



*Tezahürat gibi ama oyunun öz metninde de geçen şekliyle Ban Ban Ka Kaliban'dan 700küsür yetelelik açlık sınırının altında aldıkları maaşlarla yaşayan insanımız için gelsin;

"Açım aç! Bırakın da karnımı doyuriyim."

*İnsanın kendi hayalgücünün sınırı yok ve hiçbir yaratılan eser ona eşdeğil tabi. Ben Kaliban'ı zihnimde başka türlü kurmuştum okuyunca ama Levent Çelmen de hakkını vermedi değil.

*Joy'dan bir bombastik geliyor!
Joy
-How you gonna sit there and tell me that MacGuyver wouldn't be the most
awesome president of the USA ever?

Darnell
-He's a fictional character, Joy.

Joy
-Fictional characters are in books.
MacGuyver's on TV.


*Kapanışı da Esenboğa'nın nadir ziyaretçilerinden bir TK A-340'ı yapsın. Öyle A-340 deyip de geçmeyin. Menzili nerden baksanız 10.500 vardır bunun! :D

Read more...

27 Kasım 2008 Perşembe

Evlerime Dair#1

-Kahvaltısını da yapıp aç karnını doyuran Ziggy ne yapar?
-Bilgisayarı kapatıp yatar.


Doynk!!! Yanlış cevap.

Bulduğu kablosuz ağ vasıtası ile İnternet'in derinliklerine dalar.

Uykusuz geçen yaz gecelerinden sonra biraz olsun uyku düzenim oturmaya başlıyor sanmıştım ki tekrar böyle arada derede yaptığım Esenboğa ziyaretlerinden sonra
tekrar sabaha kadar oturup geceyi gündüz, gündüzü gece yapıyorum. Ziyaretler
dedim artık Esenboğa'ya geliş gidişlerim için. Sisli ve çoğunda soğuk kış Gece gelip varsa Kabil'e gönderilecek mülteciler varsa onların dertleriyle uğraşıyor, ya da Başşehir olmamız hasebiyle ziyaretimize gelip de ülkemin başka güzel bir şehrine veya geldikleri yerlere dönen yabancı konuklarımızı uğurluyorum. Sonra ver elini yine Dışkapı'nın karlı yolları.

Geceye ve Esenboğa'ya kısaca değindikten sonra gelelim yazmak için gelen ilhama.
Bu aralar çok da heyecan verici gelişmeler veya not alacak ehemmiyette olay örgüleri
gelişmediği için devamını getirebileceğimi sandığım bir seriye başlamak istiyorum.
Kişisel tarihime düşeceğim notlarda önemli bir yer tutacak olan bu "Evlerim" serisi
aslında hiçbiri benim olmayan ama hayatımı devam ettirirken uğramış olduğum kiralık evler ve buralar ilişkin düşüncelerim üzerine olacak. Takvimler o uzak günleri gösterir mi bilmiyorum ama eğer olur da kendime ait bir "Evim" olursa herhangi bir diyarda afilli bir "Evim" kaydını da yazmayı kendime bir borç sayarım.

Çok uzatmadan kendime ait ilk evim olan Talatpaşa'daki evden bahsetmeden önce kısaca
ev mefhumu üzerine biraz kendi görüşlerimi açayım. Böylece uzun zamandan beri yazmaya
hasret ellerimin açlığını da gidermiş olur, klavyenin pasını alırım ve sağdan soldan
tespitler yaparak çeşitli herhangi şeylere dair kişisel görüşlerimi yazarım. İlk eve çıkma mevzum üniversite ikinci sınıfın ikinci dönemine denk gelir. Esenboğa-Oran-Beytepe üçgeninde zikzaklar ve dairesel hareketler çizmekten bıktığım bir dönemde işyerinden bir arkadaşımın "Birlikte eve çıkalım" önerisiyle birden kendimi hayal ettiğim o pembe panjurlu evimin kendime ait minik odasında hayal ettim. Bir yanda kendime ait bir çalışma masası, kitaplık, diğer yanda bir okuma koltuğu. Hala da içimde bir uktedir şöyle afilli bir okuma koltuğuna sahip olmamak. Lisede tiyatro grubuyla çalışmak için gittiğimiz arkadaşın gayet güzel eski bir koltuğu vardı böyle. Bit pazarından düşürüp parasını verip getirdiği yeşil eski bir koltuk. Çalıştığımız saatler boyunca orda oturmuştu da sanırım ordan beridir içimde taşırım onu hep. Bir koltuktan nereye geldim! Demem o ki bekara kadını boşaması kolay hesabı olmayan para ve tutulmayan evin hayallerini derslerden arta kalan zamanlarda terlikle gezdiğimiz yurt odasında veya genelde uyuyarak geçirdiğim Beytepe-Sıhhıye-Oran üçgeninde toplu taşıma araçlarının camlarına dayalı bir biçimde kuruyordum. Gel gör ki maddi anlamda çekilen sıkıntılar bugüne özgü bir şey değildi. Yeni evin depozitosu, eve alınacak sadece kendime ait eşyalar ve ıvır zıvır için elime geçecek para 2006 yılının değeriyle 235milyondu. O zaman yetele falan ne gezer? Lakin sıfırların bolluğu çok fazla eşya alabilmem anlamına gelemiyordu. zaten evin kabaca mutfak eşyası,
ortak kullanılan eşyalar, televizyon gibisi türünden şeyler ev arkadaşımın o zamanki kaldığı kendi dairesinden gelecekti. Öğrenci evinde televizyonun gerekliliği neyse! Kurtlar Vadisi falan seyredip de Perşembe akşamlarını ona ayırsam neyse! Vardı böylesi akşamlar kaldığım demeyeyim de misafir olduğum başka evlerde ve yurtlarda. Başka bir yazının konusu olacak olan iki erkek öğrenci yurdunun kantinleri ve tv izleme salonları günler perşembeyi ve saatler akşamüzerini gösterdiği zaman Kurtlar Vadisi için rezerve edilmeye başlanırdı. Şimdi hatırlamadğım bir Türk futbol takımının maçı varken oturup Kurtlar Vadisi'ni izleyen bir kantin dolusu üniversite öğrencisi düşünün. Dizi bittikten sonra 11 katlı yurdun merdivenleri 4 tane asansörün taşıyamadığı öğrencilerle dolup taşardı bir dahaki Kurtlar Vadisi gününe kadar.
Bu kadar çok Kurtlar Vadisi dedik Gugıl Amca bize de bir iki ziyaretçi gönderir umarım! Konuya dönersek öğrenci evinde televizyon olmaz. Sıfırdan kurulacak bir öğrenci evinin gerekli şeyler listesinde üstü rahatlıkla çizilebilecek bir eşyadır.
Sonra alakasız sabahlarda kendinizi kahvaltı sofrasında Seda Sayan, Desti İzdivaç ve bilimum gündüz kuşağı programı izlerken bulabilirsiniz, kaptırırsanız bu uzun kahvaltı nöbetleri size tartı üzerindeki fazla kilolar olarak dönebilir.

Uzun lafın kısası eşya ve depozito olayına araya giren parazitlerden kurtularak uzunca göz attık. Gelelim evin nasıl seçileceği ve muhitin ne olacağı konusuna. Bir ev arkadaşım olacağı için evin 2+1 olacağı belliydi. Gerçi şimdi kaldığım ev de +1 için pek doğru bir seçim yaptığımız söz konusu olamaz ama kiralık olarak parasını verip düdüğü geçici bir süre çaldığınız öğrenci ve bekar evlerinde öyle +1ler ve
geniş mutfaklar, balkonlar ve bilimum aile tipi ev kaygılarını bir kenara bırakmam gerektiğini düşünürüm hep. O dönemki ev arkdaşımın evi Kurtuluş'ta olduğu, kendisinin de DTCF öğrencisi olduğu ve benim de Sıhhıye Kampüsü'ne yakın bir yerlerden ev tutmak istememi bir araya getirince aradığımız bu pembe panjurlu evin Kolej-Kurtuluş-Cebeci civarında olması gerekliliğine karar verdik. Tipik emlakçı-ev arayan öğrenci görüşmeleri, pazarlıklar, dükkan camından gizlice ilan okumalardan sonra bir emlakçı ile Talatpaşa Bulvarı üzerinde 5.katta 2+1 bir evi görmek için yola koyulduk sıcak bir Nisan akşamüzeri. Gizlice camdan emlak ilanı okumak deyip de geçmeyin
başınıza musallat olan yapışkan bir emlakçıyı başınızdan savmak için olmadık yalanlar uydurmak zorunda kalabilir ve sinir harbi yaşayabilirsiniz. Eskişehir'de kendimi bildim bileli 1. kattaki aynı evde kalmam, yurtlardaki çiftli ve tekli katlara çalışan 4 asansör deneyimlerinden sonra emlakçıyla çıkılan bu 5 katın gözümüzü korkuttuğunu söyleyebilirim. Ama o da nesi. Çıktığımız evin Çankaya ve Dikmen sırtlarına bakan manzarası, akşamüzeri hafif karanlığında karşımızda bir Kocatepe ve her daim en azından benim gibi deniz görmemiş bir insanı alıkoyabilecek türden bir manzara. Ama nedir? Tecrübeli bir kiracı öncelikle evin boya badanasına bakar, banyosu nasıldır, mutfağı geniş midir, kombili midir türünden sorular sorar. O dönem önümüzün yaz olması ve tecrübesiz olmam nedeniyle pek bunlar aklıma gelmemişti. Sonradan bütün bu konular ve kapıların tam kapanıp kapanmamasına kadar bütün ayrıntıları incelemeyi az çok öğrendim ama bu ilk evimdeki olumsuz noktaları gizlemedi tabii ki. Sonradan keşfettiğimiz kadari ile ev cadde üzerinde olması nedenilye çok gürültülü, eski ve bakımsız olması nedeniyle böcekli, evsahibinin alakasız olması nedeniyle hiçbirşey yapılamaz konumdaydı. Sabahın 6sından gecenin 11ine kadar çektiğim o Magirus dolmuş gürültüsünden sonra işlek cadde üzerinde evsahibi olmak konusunda ciddi önyargılarım vardır. Sonrasında evi tuttuk
ve iyi kötü yerleşmeye çalıştık. 235 yetele yurt depozitosundan eve verdiğimiz depozito haricinde kalan pekbirşey olmadı ve epey uzun süre bu maddi zorlukla ve doğru düzgün eşya alamamanın verdiği bezginlikle uğraştığımı bilirim. Amma ve lakin iyi kötü bir evim vardı artık içinde yalınayak veya çorapla gezdiğim, okuldan çıkıp bazı gün koşarak gittiğim, manzarayı seyreyleyerek iyi kötü ders çalışmaya çalıştığım. Mutfağından çıkan böcekler, değiştirmeye üşendiğimiz patlayan banyo lambası, bir gece aşağıdaki pavyonlardan birinden çıkanların hesaplaşması ve kaldırım üzerinde birisinin ayağından vurulması gibi birkaç flu ayrıntı kalmış zihnimin bir köşesinde. Tabi notunu düşmemiz gereken başka çok önemli bir ayrıntı da 2006 yılının Mayıs ayında 10 dakika mesafedeki Cebeci İnönü Stadı'nda yaşadığımız EsEs bayramı. O gün babam sabah erkenden gelmiş, ben onu evde bırakıp derse yönlenmiştim. İki dersi tamamlayamadan kendimi Cebeci'ye çıkan Dumlupınar Caddesi'nde bulmuştum. Ve en tarihi gününü yaşamıştı belki de Cebeci o Mayıs öğle sonrasında. Kulağımıza gelen Siyasal'da hocaların öğrencileri gürültü yüzünden ders yapmadan bırakmaları idi. Stadyumda yer kalmadığı için Polatlı'dan taraftar otobüsleri de cabası. Sıcağın alnında 4 saat
yanmamız ve sonunda 3-0 biten bir maç sonrası biz çektiğimiz çileler sonrası şimdinin BankAsya ligine yükseliyorduk. O evden aklımda kalan en net anı budur işte.
Yine gördüğüm ve gördüğümüz gibi bütün yollar, anılar bizi illa ki Eskişehirspor'un ve onun siyah-kırmızısına götürüyor. Kapanışı da o maçtan kalma bir resimle yapayım öyleyse.

Read more...

25 Kasım 2008 Salı

Tanıl Bora'dan EsEs Analizi#2


Forma reklamlarının ekonomi-politiği... Dört Büyüklerin göğsünde Avea ilanı var; kalan takımların onundaysa, lige adını veren diğer telefoncu, Turkcell. Sadece dört takım, kendine mahsus forma reklamı taşıyor. İstanbul Belediyesi, Kalpen. Diğer üçü, mahalli sermaye damgalı: Kocaelispor: Tüpraş, Eses: Eti (iyi iş; hem AKP desteği hem ‘laik bisküvi’), Antalyaspor: Mardan (tabii ki turizm sermayesi)

Herkes bize Akepe desteği dedi gereken cevabı her zeminde verdik de bunu Tanıl Bora'dan beklemezdim doğrusu.

Read more...

23 Kasım 2008 Pazar

Dışkapı Postası#11

*Oleytoooooo. Aceto'nun blogroll'unda yer alıyorum artık. Kendisi blog aleminde daha çok futbol aleminin piri olsa da bolgrollunda bize de komşi olarak yer açması güzel.

*Bugün burda cumartesi, ben senin saçlarını, suçlar bakışlarını vesaireni özledim! Feridun abiden hepimize geldi.

*Bir zamanlar Radikal Spor'da yazmış Feridun Düzağaç. Severek takip ediyordum ki FB taraftarı ile kapışır gibi oldu ve ayrıldı bu diyardan. Bizim için "EsEs, Zonguldak ve Adana Demirspor geldi mi, işte o lig benim ligimdir" diyordu. Yarınki karşılaşmada gol atarsak sevinir mi acep?



*Dışarıdaki fırtınalı, yağmurlu havaya inat alın size sıcak bir Mayıs pazar öğle sonrasından İnönü Stadı manzarası. Gürkan'la Avcılar'da daha fazla duramayıp kendimizi Beşiktaş sahiline atmış Boğaz'a nazır demlenmiştik maçtan önce. İşte bu yüzden, geçen sene bize şampiyonluğun bahşolduğu yer olması hasebiyle İnönü Stadı' nın yeri her zaman için ayrıdır. Rıza Beşiktaş'ı iyi bilir, Youla da öyle, zaten derbi havasındalar ve bizi çantada keklik görmekteler. Yapar mıyız bir sürpriz Hafız!

*Maddi zorluklar yüzünden sırf o eski günleri yad etmeye İstanbul'a gitmeyi bırak, Eskişehir havasını az olsun yaşadığımız dost mekanı Keremeyle'ye bile gidemeyecek gibiyiz. Yine kaldı bize delikanlı ucuz şarap şişeleri!(yine şarkı sözü)

*Sabah açma börek, akşam pide lahmacun diyetinin götürüsü çok olacak elbet!



*Yağmurlu hava dedim, İnönü dedim. Karaköy iskelesi batmış. Zabıtanın telsiziyle kafasına vurup öldürdüğü emekli adamdan sonra pek de garip gelmemesi gerek ama hatırası var be abi! En son 16 Mayıs'ta trenden Haydarpaşa'da inince bindiğimiz vapur bizi Karaköy iskelesine götürmüştü. Şampiyonluk yolunda formalarla geçmişliğimiz var kenarından nasıl üzülmeyeyim hakim bey!

*Maddi imkansızlık diyorum, kültürel sporsal aktiviteden de uzak durmuyorum. Hem 19 Mayıs'ta, hem de Asaş stadında futbolun f'sinin okunmayacağı benim gibi Futbol Dilencisine malum olmuş olacak ki bu sezon ilk kez bir Türk Telekom maçına gittim. Geçen sezon benim desteğimle Türkiye Kupası'nı almışlardı. Aski Spor Salonu de tıpkı Asaş Stadı gibi şehrin oldukça uzağında! Futboldaki kale arkası seyirci tayfasının pota arkasına taşınması kavramsal ve görsel olarak eğreti durmuş gibi olsa da sonuçta bir "Başkent" kardeşliği var Türk Telekom ve Ankaragücü arasında. Maça gelince 4. periyodun ortalarına kadar başabaş geçen mücadele Telekom lehine koptu. Yeşil zeminlerden parkelere daha sık penetre edebilirim artık.

*Beşiktaş'taki Cevher Özer, Sparta Kralı Leonidas'ı andırmıyor değil.

*Freebird Havayolları ismini Türk Havacılığının gelişmesine büyük katkıda bulunmuş ve ilklerin ismi Vecihi Hürkuş'tan alır.

*Sakarya'da İş Bankası'nın karşısında kaldırılmayan bir Cem Uzan posteri var. Böyle elini kalbinin üzerine koymuş. "Selaminaleykim ağalar" der gibi. Sanırım ibret olsun diye kaldırmıyorlar.

*Yine dün Kızılay'da tekrar görme şerefine nail oldum. Belediye otobüslerinin kapı ve pencere gibi çeşitli sıkışma olanağı olan yerlerine zurnasını sıkıştıran bir adam var. Dün yine Kızılay'da bir Ego otobüsündeydi ve şovunu yapmakta idi. Şehrin olanca gürülütüsü arasında bir zurna sesi duyan insanlar onu arar. O ise zurnasını çalmış, ucunu ters çevirmiş otobüstekilerden para toplamaktadır.

*Aslında yukardaki şahsa deli de diyebilirdim de yüzümüzde bir tebessüm oluşturan böylesi insanlara deli demek bizi akıllı kılmaz.

*Sonra Aydınlıkevler'de ve Ulus'ta trafik ışıklarının kenarında trafiğin düzenlenmesine yardımcı olan amcalar var. Saygı bizden!

*Mustafa'yı izledim akşam. Kopartılan yaygaralara o sahnelerde uçurulan yapay kargalar bile güler. Zaten ekseriyetle "Filme gitmedim ama..." gibisinden cümlelerle başlayan eleştirileri kimin ne amaçla yaptığını hepimiz biliyoruz.

*Kapanışı da fırtınalı gecenin hatrına ESB'nin hava durumuyla yapalım.

LTAC 222250Z 18019KT 9999 SCT040 BKN100 11/04 Q0997 NOSIG; Esenboğa için ayın 22si Zulu saat dilimiyle 22.50de yayınlanan tahmine göre rüzgar 180 dereceden 19knot hız ile esmekte. 9999 ile gösterilen değer görüş seviyesinin 15km ve üzerinde olduğunu göstermekte. FL040 seviyesinde dağınık, FL100 seviyesinde parçalı bulutlu bulutlar var. QNH basınç değeri 0997 ve herhangi bir önemli değişiklik beklenmemekte.

*Hepimize hayırlı inişler!

Read more...

22 Kasım 2008 Cumartesi

Dışkapı Postası#10


Ucunda uzak diyarlara gitmeye hazır uçakların olduğu koridorların olduğu diyarlardan
geldim,
Sıcak çikolatamı iştim de bir iki kelam olsun notum düşmeye
geldim.

*Evet yukardaki resimdeki koridorun sonunda gördüğünüz bir uçak. Ama gitmeye hazırlandığı diyar olsa olsa en batıda İzmir, en doğuda Van. Aradaki saat farkı 19 meridyen tam 76 dakika. Orası iç hatlar terminali. Fazla uzağa gidemezler.

*Bu 100. kayıt takıntısı beni germeye başladı. Yaklaştıkça uzaklaşıyor gibiyim. 100 tane yazı yazdıktan sonra bu günlüğü hepten kapatabilir veya bilinmedik başka bir adrese taşınabilirim.

*Yarın Ankara'daki Ace'yle sözde büyüklerin futbol maçları yerine sıcak olmasının hayalini kurduğum bir salonda oynanacak basket maçına gitmeyi planlıyorum. Adetim olduğu üzre resmini çekmedim ama biletim bile hazır. 15.00'te Ulus'ta parke zeminle meşin yuvarlağın buluştuğu yerdeyim, Beşiktaş'ın hatlarını ve internetini kesmeye gidiyoruz!

*Ankaralı sayılırım, Türk Telekom sen çok yaşa!

*İki günden beri Aylin Aslım'ın eski albümüne takıldım. Gerçi sonra başka bir albüm çıkardı mı onu da bilmiyorum. Ağzıma takılan şarkıysa albümün çıktığı dönem töre kurşunuyla vurulan ve bu şarkıya ismini veren Güldünya. Ama şarkıda dediği gibi "kimin umrunda" ve elbet "kim farkında"!

*Sağ cenahtaki değişimden de görüldüğü gibi askerlik ve toplumdaki yeri üzerine bir araştırma olan Pınar Selek'in "Sürüne Sürüne Erkek Olmak" adlı kitabı bitirdim.

*Ayracımın bu seferki durak noktası bir şair Gültekin Emre'nin 1956-80 arasındaki hatıralarındaki Ankara'yı anlattığı "Yitik Kent Ankara" adlı kitabı. İçinde Küçük Tren, Esenboğa, Karanfil Sokak ve Dışkapı vardır umarım. Sahnede kendisini, okuduğu kitapta yaşadığı şehri, filmdeki başrol oyuncusunda kendinden bir tutam görmeyi sevmez mi insan!



*Hayatın bu yavaş çekim koşuşturmacası içerisinde Esenboğa'ya da uğramıyor değilim. Uykunun en tatlı demleri sabah 5 suları bir metal gövdeli kuşun kanatları altında Kabil'e doğru yola çıkan sınırdışı edilmiş mültecilerin merdivenlerden hızla uçağa koşturmacalarını izliyorum. Geçen dönemlerdeki mültecilerin de ellerinde birer siyah poşet vardı hep. İçlerinde kırık dökük umutlar belki de. Sonra polislerle ayrılırken vedalaşan aile geliyor aklıma. Şark'ın dayanılmaz sıcakkanlılığı işte. Resimde gördüğünüz üzere bir yüzümüz Lufthansa ile Avrupa'ya, diğer yüzümüz mültecilerle Afganistan'a doğru.

*Bir iş hayali koşuşturmacası ile de Beytepe yolların aşındırdım perşembe günü. Hani memleketteki evinize uzun süre sonra gidersiniz de odaları gezersiniz. Gözünüz en ufak bir değişikliği arar ya o hesap Beytepe'yi süzdüm bir değişiklik var mı diye. Bir tanıdık yüz bile aramışımdır belki de. Dökülen yapraklardan kampüse sonbaharın geldiğini anladım. Kampüse gelen ilkbaharla ziyaret etmek lazım bir de şöyle Nisan'a doğru.



*Eski Radikal yazarlarından ve zamanında takip ettiğim Gündüz Aktan'ı da kaybettik. Bir insan Hariciye'de görev yapmışsa eğer bende ona karşı ister istemez bir sempati oluşuyor. Gündüz Aktan da TVdeki programlardan gördüğüm kadarıyla belagati kuvvetli ve Dış Politika konusunda epey derin bilgi sahibi bir eski diplomattı. Nur içinde yatsın.

*KPDS'den 89 aldım. B sınıfı ehliyet olur da KPDS'den B almak :/

*Ehliyet dedim de 23 yaşımdayım ve hiçbir zaman araba ve ehliyet sevdasına tutulamadım. Aileden gelen bir alışkanlık olmasından şüpheleniyorum. Onun haricinde koştur koştur binilen belediye otobüsünde bulunan son boş koltuğun, minibüs radyosunda çalan bir güzel şarkının, metroya koşturarak ucu ucuna binen son insan olmanın verdiği karizmanın verdiği hazzı en son model janti bir arabaya değişmem.

*Kapanışı sisli bir Esenboğa sabahı yapsın. Alttaki resimde karşıda bir Tupolev 154 var ama biz o siste burnumuzun dibini zor görüyoruz. Şehir efsanesi olması kuvvetle muhtemel bile olsa "Buralara havaalanı kurmayın, kışın sis olur" diyen çoban "Nur içinde yat!"

Read more...

21 Kasım 2008 Cuma

Ayraç#1




Askerlik: bir "erkeklik laboratuarı"... "Erkek olarak pişme"nin zorunlu durağı. Her vesileyle kanıtlanması, savunulması, teşhir edilmesi gereken erkek kimliğinin bütün boyutlarıyla sınandığı ve bilendiği bir deneyim... Pınar Selek, farklı sosyal koşullardan çok sayıda erkeğin askerlik deneyimleri hakkındaki anlatımlarına dayanan araştırmasında, bu deneyimin erkek kimliğini inşa edici işlevini yorumluyor.

Read more...

18 Kasım 2008 Salı

Dışkapı Postası#9



*Aslında dün yazmaya niyetim vardı bu yazıyı ama Issız Adam'ın ve daha çok da şarkıların etkisinden kurtulamadım. Biraz da her zamanki tembelliğime geldi. Filmle ilgili herkes bir çok şeyi söylemiş. Ben de eleştiri yapabilecek kadar yetkin bir sinema izleyicisi değilim zaten. Yalnız benim izlediğim Metropol'de arayı galiba çok geç verdiler. İkinci kısım çok kısa oldu ve seyirci üzerinde gereken etkiyi bırakmadı ya da ben sözlük falan karıştırırken beklentimi çok yüksek tuttum. Yoksa Müzeyyen Hanım'ın restorandaki sakarlığı ve sonrasında gelişen sessizlik derinden yaraladı beni. Velhasılı kelam hepimizin içinde bir tutam Alper, biraz Ada var. Hepimizin annesi Müzeyyen Hanım. Tiyatroda sahnede, sinemada beyazperdede kendisini ve hayatını görünce bir başka dünyaya sürükleniyor insan.

*Artık neredeyse günlük yazma sıklığına eriştim ve bu hızla Noel!den önce 100. yazımı yayımlamış olurum sanırsam. Ondan sonrası tufan!

*Sizin hiç tepesi silgili sarı kurşun kaleminiz oldu mu? Benim artık bir düzine var.

*Eskiden sokakta falan tuttuğunu öpen bir Hasan Celal Güzel vardı. Gerçi şimdi de var ve Radikal'de saçmalamalarına devam ediyor. Ben onu Garfield'a benzeyen o resmiyle seviyorum. Yazdıklarına da gülüp geçiyorum.

*Ankara'daki ilk senemde bir gün Sıhhiye Köprüsü'nün altından geçiyorum ve o meşhur banliyö gürültüsü. O ne korkuydu öyle!

*Üniversite üçüncü sınıftayken bir gün baktık Şinasi'de III. Richard sahneleniyor. O sezon programda da yok hiç dikkat etmemişiz. Akşam bir gittik ki oyun Moskova Devlet Tiyatrosu tarafından sahnelenmekteymiş. Bütün oyun Rusça. İlk kez böylesi bir etkinlikten yarısında çıkmıştım. Sonra epey alay konusu olmuştum tabi.



*Anadolu Yıldızı Eskişehirsporumuz Ankara takımlarına iki haftada kaptırdığı altı puandan sonra bu haftasonu İnönü'de BJK karşısına çıkıyor. Geçen seneki şampiyonluk ruhu esse şöyle derinden de biz de Keremeyle'de EsEsli dostlarla keyfe gelsek!

*Serdar ortaya üçlü çektir Çarşıya

*Sanırsam hepimiz 1984'ün etkisinden kurtulamamışız. Blogları, siteleri gezerken sürekli bir takip çemberi içerisindeyiz. Kimin hangi sitede ne kadar kaldığı, ne içerikle ilgilendiği, ekran çözünürlüğünün ne olduğuna kadar birçok ayrıntıyı yakalamamız mümkün. Nerden aklıma geldi? Şöyle ki sektirmeden günlük takip ettiğim yerel bir Eskişehir gazetesi de bu analiz raporundan bir haber yapmış. "X gazetemiz şu şuralardan ziyaret almış, şu kadar kişi tarafından okunmuşuz" diye. Bir de Gugıldan kimlerin ne ile aratıp bulduğunu yazsalar tam olacakmış!

*"Duvarda bir tüfek varsa tüfek o hikayenin sonunda patlar" Peki ya bozuk asansör! Nerden aklıma geldi? Big Bang Theory izliyorum ve sürekli bozuk bir asansör ve merdiven çıkarken sömürülen diyaloglar. Aslında isyan çıkarılması gereken bu bozuk asansör sorunsalı senaristler tarafından sömürülmüş durumda. Ayıp!

*Ayrıca Big Bang Theory demişken Wolowitz'i tek geçerim!

*Pana Film yapımcılarını tebrik etmek lazım. Çok dahice bir pazarlama stratejisi takip ediyorlar. Çoktan bitmiş "Muro" filmini AROG'a plase olarak 5 Aralık tarihine koymuşlar. AROG'ta yer bulamayan seyirciyi Muro'ya yönlendirecekler. Reklamdaki gibi pazarlamanın da iyisi kötüsü olmaz mı demeli?



*Yukardaki gibi bir çalışma ofisi istiyorum apron manzaralı. Köln Havaalanı Kontrol Kulesi.

*Evde kürdan yok. Biz de yazın gittiğimiz piknikten kalan çöp şişleri kullanıyoruz! Battal boy kürdan!

*"Eskiler alıyorum/Alıp yıldız yapıyorum" demiş ya Orhan Veli ben de eskiler saklıyorum yarın bakıp güzel günleri hatırlamak için. Bir yığın maç, tiyatro ve sinema bileti. Üzerlerinde not bile var. Sırf bahis oynadığı için maça mı gidermiş insan!

Read more...

15 Kasım 2008 Cumartesi

Dışkapı Postası#8



*Yukardaki resimde CAPAV olarak gördüğünüz yer Kabil uçağında kalan 3 boş yeri gösteriyor. Gitmek isteyen?

*Aralara derelere serpiştirilen notlardan, sözlüklerden "Issız Adam" hakkında çok şey okudum. Yarın gidip ilk seansta izleyeceğim sanırım. Sizce bu filmi izledikten sonra yaşamım eskisi gibi olacak mı? Ben de biraz ıssız mıyım ki?

*Yine izlediğim alakasız maçların devre arasında çalınan şarkılardan dilime pelesenk oldu birşeyler. Zeynep Casalini'den geliyor; "...ziyaretçim olma, refakatçim ol"

*Bugün girdiğim ALES'ten sonra anladım ki sayısal yeteneğim %85 körelmiş. Kalan %15 ile dolmuş otobüs parası hesaplama, temel toplama çıkarma işlemlerini yapıyorum. Yuvarlanıp gidiyoruz çok şükür!

***spoiler***

*... üşüyüp de girme koluma, sevgilim ol!

***spoiler***

*Dün arkadaşlarla Devlet Tiyatroları'nın Eşik adlı oyununu izledik. Herşeyden önce 7 yaşında o oyuna gelen ve ailesiyle tiyatro izleyen çocuklara imrendim. Babamla futbol maçı, annemle Yaprak Dökümü'nden başka sinemada film veya tiyatro izlemek isterdim. Galiba Eşik'in etkisindeyim. 70li yıllarla birlikte o gördükleri şehrin ışıklarına karışan ve elbet bize de yer vardır diyen ailelerin şehirde yaşadıkları dramı anlatan oyun toplumun zamanında kanayan yaralarına değinmiş. Türk Sineması daha önce Levent Kırca'nın İstanbul'a göçtüğü ve ailesini kaybettiği film(adını hatırlayamadım!) ve biraz değişik versiyonuyla muhteşem kadrosuyla "Köyden İndim Şehire" insanımızın şehir ve göçle olan büyük imtihanını gözler önüne sermişti. Yine de bu çelişkiyi sahnede görmek de iyi geldi.

*Köyden İndim Şehire dedim de hatırladığım kadarıyla Ankara'da çekilen nadir filmlerden birisi. Benim gibi Ankara'ya bir anlamda "vurulmuş" birisi için bulunmaz fırsat dedim ve filmi bir de Ankara açısından alıcı gözüyle izledim. Beklediğim etkiyi yaratmadı ama aşağıdaki resimdeki "Beyaz Takkeli Bina" Kore Şehitleri Anıtı'nı görmek bile içimi açtı gece gece.



*Bu hafta Futbol Dilenciliği babında takdire şayan bir çabam olmadı. Cuma günü keyifsiz bir biçimde Gençlerbirliği-Trabzonspor maçını izledim. 19 Mayıs'a çöken puslu ve kirli havanın da etkisiyle maçtan hiç tat alamadım. Ama Trabzonspor 3 puanı almasını bildi.



*Vakti zamanında biz Beytepe'de tellal iken konferansa gelen Alev Alatlı konuşma sırasında sigarasını yakmıştı da dumanaltı olmuştuk. Dumanı gözüme gözüme gelmişti böyle.

*Vakt-i zamanında Pegasus'un Esenboğa'daki işleriyle haşır neşir iken köfte arabası şeklinde seyyar check-in arabalarımız vardı. Kokoreç arabası gibi sarı ilginç şeylerdi. Uykudan yeni kalkmış iki memur biz arabaları ofisten çıkartır, kontuara sürüklerdik kayak takımlarıyla İsviçre Alpleri'ne gidenlerin arasından. Sonra seyyar tabelayı asardık üzerimize PGT190 Van diye! Sen ne kadar garba, biz o kadar şarka! Sıra sıra THY kontuarlarının yanında market karşısına açılmış gözüpek bakkal dükkanları gibiydik. Sonra yandı o terminal bize kalan hatıralar işte!

*Sonra o aralar bu Slowtürk yeni çıkmıştı. Serviste falan duyuyorduk ama pek de konduramıyorduk radyonun ismini. Sonra sonra bu Pegasus'un callsign dediğimiz çağrı kodu da Suntürk idi. Koskoca Slowtürk oldu mu size Suntürk! Suntürk aşağı Suntürk yukarı. Koca koca pilotlar altlarında 79 tonluk uçaklarla bize radyocu gibi konuşuyolardı ESB sınırlarına girer girmez. Sonra ne zaman Slowtürk gazeteye ilan verdi bir ara da biz de aydık Suntürk'ün Slowtürk olduğuna :)

*Sen ne kadar garba, başkaları o kadar şarka serisinden devam edip Kabil yollarına düşenlerin Cuma geceki manzaralarıyla bitirelim bu Dışkapı'nın mandallığını da.


Read more...

13 Kasım 2008 Perşembe

Dışkapı Postası#7



*ING Bank

İbraam Nöri Gardeşler dedi ya geçen gaz sırasında beklerken bankanın kendi çalışanlarından biri. Herhangi başka bir düşüncem yoktur bu banka hakkında!

*Bugün bak postacı geliyor selam veriyorun getiremediği Ales giriş belgesini almak için Bilkent yollarını aşındırdım. Sırada arkadaki amcanın işbilir tonda söylentisi takdire şayan
"Madem PTT başarıp getiremeyecek, versinler internete çıktısını alıp da girsin çocuklar"

Kiminin parası kiminin duası derler ya benimki de o hesap. Evden çıkma fırsatı olması ve benim gezmeme vesile oldu diye hayırlı olan birşey başkasını sinirlendirebiliyor. Orhan Veli gibiyim.

"Bir ben miyim ehli keyf içinizde?
Belki ben de bir blog yazarım sizlere dair
Sayfam bir iki hit alır
Cebim dolar Google Adsensedan"




*Şu manzarayı görünce aklıma Teletubbies geldi aklıma.

Batarken güneş Beytepe sırtlarında
Düşüyordu ziggy Ankara'nın karlı yollarına


*"Üzgün Kediler Gazeli" diye bir şiir kitabı var hemşehrim Haydar Erülgen abimin. En kısa zamanda sağ cenahta yerini almalı.

*Alakasız maçlar serisinden şansımıza bugün GeSe-Kayserispor maçı çıktı. Bildiğin berabere gitmesi gereken maçı son dakikada ofsayt kokan da değil bariz ofsayt bir golle GeSe aldı. İyi güzel pek hoş da bu kadar antipatik ve atar-gider olmak zorunda mı bu takım! Ayhan-Sabri-Ümit Karan üçlüsünün olduğu maçta olay, kavga, sürtüşme banko.

*İrade savaşında bugün yenik düştüm. Aşağıda Real'den alınan gereksiz şeyler listesinden bir kuple



*Salep, Strepsils, Kıtırlı mercimekle deva bulmaya çalıştığım boğaz ağrım acaba daha ileri seviye bir grip öncesi belirti mi?

*Salep aldıktan sonra çıktığım markete sırf tarçın için geri dönmem! Tarçınsız içmem abi!

*Kapanışı da Göççek'e sallama seansı ile bitirelim. Olur da Mart'taki seçimde yine bu adam seçilirse Neron misali yakarım Ankara'yı o olacak. Aşağıdaki resim Metro Çarşısı'ndaki gaz kuyruklarının oluştuğu yerde çekildi. Benim alternatif pankart önerim de az aşağısında. Param olsun yaptırıp asarım!

Read more...

Dışkapı Postası#6

Daha 100. yazıma çok var mı!

*Nerden esti bilmiyorum ama bu yazıya da İstanbul'daki Eskişehirspor macerasından bir fotoğrafla giriş yapayım. Öncesinde de foto hakkında birkaç bilgi vereyim. Sabah 10da Ankara'dan Başkent Ekspresi ile yola çıkmışız. Akşamki Diyarbarkırspor maçı öncesi "Acaba İstanbul'da pazarı görür müyüz?" endişesi ve umut var. Kadıköy'den Karaköy vapuruna biniyoruz. Vapurun açık kısmındaki o sert rüzgarı hiç sevmemişimdir ama sigara içen Gürkan'ın hatrına dışardayız. Balkon mu desem? İşte bu şartlar altında üstümüzde forma maça giderken Sunay Akın'ın deyimiyle Şiir Hatları Vapurlarından birisinde çekilmiş hatırası büyük ve kadim olan bir fotodur bu. Hasret ve hürmetle yad ediyoruz o günleri.



*Pazar ALES var ve benim de yıllar sonra içerisinde "sayısal" bölüm olan gireceğim ilk sınav. Hiç hazırlıklı değilim. Tutturmuşum bir türkü "ALES de Aralık'ta. Çalışmak lazım!" diye. Bugün Kıprıs'a giden sınav evraklarını görünce pazar olduğunu öğrendim. İsteseydim o evrakları iç etmez miydim? Ederdim. Ama böylesi büyük bir işe kalkışmak için organize olmak gerekir. Benim de öylesine gücüm yetmez. Yarın ÖSYM'yi ziyaret etmem lazım postacı beni ziyaret etmezse.

*Radikal Spor'da her Salı Tanıl Bora ile birlikte günümüzü şenlendiren tüpçü abimiz Erkan Goloğlu'nun yazısından bir parça aşağıda. Döktürmüş yine!

Taraftar da girebilirdi bu topa. Bir tribün “Can you do?” diye bağırır, karşı tribün “Yes we can” diye cevap verirdi. Eski bir şarkı vardı, “Do you love me” diye. Bir tribün şarkıya böyle başlar, bitirir bitirmez öbürü “Yes I do, yes I do” diye karşılardı. İngilizce pratik yaparlardı. Bir ‘tens’den öbür ‘tens’e sular seller gibi geçilirdi. Ardından gelsin aktifler, gitsin pasifler.

*Radikal Spor dedim de eskiden orda Eray Özer de vardı. Ankara'da oynanan bir Oftaş-FB maçının boş kalan 19 Mayıs Kale Arkası tribünleri için "Genç aşıkların sinemadan sonra yalnız kalabilmek için rahatlıkla gidebileceği yerlerden birisi" demişti. Az gülmemiştim o zaman. İşte bizim futbola böylesine bakan insanlara ihtiyacımız var. Yoksa Toroğlu ve Çakar ikilisinin reyting için yaptıkları pastırma ve bikini muhabbetleri kendi seviyesizliklerini gösterir.

*Radikal Spor deyince yine aklıma geldi. Fi tarihinde feysbuk kullanıcısı iken Futbol Dilenciliği müessesesinin kurucusu İbrahim Altınsay ile mesajlajşmıştık. Profil resmi dizüstü bilgisayardan çekilmişti ve kafasında muhabbet kuşu vardı! Acaba o değil miydi?



*Her tilkinin döneceği birkaç kürkçü dükkanı şubesi var ise benimki de Esenboğa'dır. Yukarıdaki resimde gördüğünüz Demokles'in Kılıcı'nda "Hava Ulaşımının Yeni Başkenti Ankara" yazıyor. Yersen! Tabi hepi topu üç iç hatlar gidiş kapısı olan bir İç Hatlar terminalinden sonra burasını da hor görmemek lazım ama Ankara ancak ve ancak Resmi başkent olabilir. Onun haricinde de diğer konulardaki başkentlikleri başka şehirlerimize kaptırmıştır.

*Tabi yukarda saydığım sadece Resmi başkentlik olayı benim Ankara'yı daha az sevmeme vesile mi? Hayır. Sebebi de aşağıdaki resim. Başka hangi şehirde 10 metre arayla biri tamamlanmamış iki tane yaya üstgeçidi görebilirsiniz ki! Büyük ihtimalle Göççek tipi belediyecilik anlayışının bir örneği olarak tezahür etmiştir bu iki şaheser. Modern çağın Aşıklar Çeşmesi gibi birşey. Belki de Göççek'in içine tükürdüğü sanatın farklı bir tür yorumlaması. Bilmeyenler için Göççek tipi belediyecilik anlayışı dersleri: Top dağıt, konser düzenle, mahkeme kararı çıkana kadar işini hallet, alkolsüz aile parkı kavramını zenginleştir!



*Ankara'yı semtlere ve gruplara bölüştürmeye başladım. Arada kalmayın!

Kızılay Emoların,
Ulus ihtiyarların,
Bahçeli Tikilerin.

Bize kaldı delikanlı ucuz şarap şişeleri(Şarkı sözü)

*Geçen akşam Trabzon-BJK maçının devre arasında izlediğim yerde Ferhat Göçer'in söylediği Yemen Türküsü çalmaya başladı. Yan masadaki abiyle mırıldanmaya ve tıpırdamaya başladık. Maç başladı yine aynı delişmen seyirci hal ve davranışları!

*Bugün alanda Jimmy Jib dedikleri o garip kameradan vardı. Değişik bir icat. Kale arkasında izlediğim maçlardan gördüğüm kadarıyla kullanması zor. Ben olsam "Amnskym!" der çeker giderdim.

*Kapanışı Gençlik Parkı'nın eski sakinlerinden ve bugün Ankara'nın en büyük eksiklerinden saydığım Küçük Tren yapsın. İnternette gördüğüm kadarıyla Afyon ve Sivas'ta hayatını devam ettiren bu küçük trenlerin aklı hep Ankara'da olacak. Biz de kahredeceğiz Küçük Trenli, küçük bozkır kenti Ankara'ya daha önce gelemediğimize!


Read more...

12 Kasım 2008 Çarşamba

Dışkapı Postası#5

Buyrun Dışkapı'nın anahtar deliğinden görünen hayatın 15.4" renkliliğine!

Önce bir çay alayım izninizle :)

-En güzel şekerlik küp şeker kutusunun kendisi! Doğal bir kere.

-Türk Telekom'a komşuyuz, 4096bit net kullanıp ayda 89yetele yatırıyoruz. Odanın camını açsam bahçelerine tükürebilirim ama internet bu akşam bir başka sorunlu!

-Her eve çıktığım kader yoldaşımı asker ocağına gönderiyorum. TSK ile gizli bir anlaşmam varmış gibi. Tabi bu seferki şartları biraz daha zorlayıcı. Kasım başı itibarıyla part-time oldum ve yarı işsiz durumdayım. Bu şartların beni sonuçta Ankara'dan mahrum bırakıp Eskişehir'e dönmeye zorlaması seçeneği geldikçe aklıma bir kötü oluyorum sormayın. Gün gelir de Ankara'dan ayrılmak zorunda kalırsam bu benim için gerçekten zor olacak ve sanırsam dönüşlerimin hep Ankara'ya olması için çabalayacağım. Aslına bakarsam ne bir kadın var beni Ankara'ya bağlayan ne de öyle dolu dolu sosyal bir yaşam. Yine de bir kasım akşamsüstü Kızılay'da aylak aylak atılan bir turun zevkini, Ziya Gökalp'te arabacıdan yediğim tavuklu pilavı ve Ulus metrosundan çıkıp 19Mayıs'a maça gidip dönüşte Ankara Garından Raillife kapıp eve dönüşte çayla Haydar Ergülen'in yazısını okumayı başka birçok şeye değişmem!

-Aylak aylak dedim de iki gündür Kızılay'a sinemaya gitme niyetiyle çıkıyorum evden. Tam 4 gösterisi başlamış oluyor Büyülü'de Mustafa için gişeye vardığımda. Vazgeçip iki turlayıp geri geliyorum eve. Arada film hakkında onca şey okudum ve sanırsam büyüsünü kaçırmaya başladım. Oysa ne kadar takdir ediyordum Lost izlemeyen gizemli insanları. Tam "Yarın ilk gösterime bilet alıyorum" diye geçiriyordum içimden, bir arkadaşın yerine yarın Esenboğa'ya işe gitmem gerek. Kaderin cilvesi!



-Sadık okuyucularım takip etmişlerdir, birkaç arkadaş işten çıkartıldı ve ben de part-time olarak devam ediyorum Esenboğa'daki komün yaşantıma. Artık hiç eskisi gibi tat vermiyor. Resmen ayaklarım geri geri gidiyor o servise giden yolda. Zaten işe vardığımda da eski tadı almadığımın farkındayım. Sevdiğim arkadaşlarım yok, günler kısa geceler uzun, eski curcuna yok, aldığım maaş az. Şükretmeyi hatırlamalı arada insan!

-Eskişehir'de Atatürk Stadı'nda oynanan her Eskişehirspor maçı sırasında anonsları yerel radyoların birisinden tandığımız bir kadın programcı yapıyordu. Her anonsunda kendimi bu 15 bin insanla birlikte radyo programına katılmış gibi hissediyordum. Abla anonsu bitirince de kendi kendime radyonun müziğini yapıyorum. Radddyo Ses! :)

-Eskişehir dedim de her gün sektirmeden internetten takip ettiğim yerel gazetesinin birinin hiç sevmediğimi köşe yazarı her seferinde güzel bir şiir alıntılıyor. Ben de ondan alıntılıyorum. Edip Cansever'in Seni Günlere Böldüm adlı şiirinden geliyor tüm tek taraflı sevenler için;

Ve her zaman söyleyeceğim ki beni anla
Böyle eskitilmiş de olsa bu kalbi
Minesi çatlamış bir diş gibi
Durduracağım karşında.


-Tek karşı koyulmaz, yarı yolda bırakmaz kara gecelerimizin siyah-kırmızı doğan güneşi biriciğimiz Eskişehirspor yarın Tokat'ta Fortiz kupası 2. maçına çıkıyor. Ankara'dan talihsiz bir yenilgile gönderdiğimiz takımı seyretmenin bedeli 100YTL! Böyle pahalı bir alanda dilencilik olmaz olsun! Futbolu bırakıp sahici sokak dilenciliği yapacam o olacak sonunda!

-Yan odadan FIFA07 oynayan arkadaşın sesi geliyor;

Penaltı hoca, Penaltı hoca. Senin A.Q ben!

-Bir çay daha alıp ev arkadaşıma bir daha küfrederse sokağa atacağımı hatırlatıp geleyim!

-Google Chrome'dan sonra Explorer'ı kullanmak tam bir işkence.

-Futbol Dilenciliği sadece tribünlerde olmuyor elbet. Pazar akşamı derbiyi Kızılay'da simitçiden bozma bir yerde, az önceki Trabzonspor-Beşiktaş maçını da görece daha nezih bir mekanda izledim. Toplu olarak maç izlenen yerlerde insanları tarafsız gözle izleyerek futbola daha da bağlanabilirsiniz. Ama insanların gülmeyi bu kadar garip karşılaması da ilginç. Her maçta elbet gülmenize veya kahkaha atmanıza sebep olacak olaylar olabilir ve siz de tepki verirsiniz. Hele benim gibi tarafsız gözle izlediğiniz maçlarda. Tamam ortam gergin olabilir falan ama gülen insana da o kadar kötü bakılmaz ki!

-Karanfil Dost'u sadece buluşma mekanı olarak belirlemeyi düşünüyorum. Haybeye girip 40yetele vererek iki kitap alarak çıktım. Benim gibi yarım işsiz birisi için bütçeye açılmış koca bir delik. Bundan gayrı sağ cenahta okumakta olduğum kitabı göreceksiniz. Ayarlayabilirsem tabi!

-Bütçe dedim de geçen sene Meclis'te Bütçe görüşmeleri bir hayli renkli geçmişti. Bu sene bütçe yapılıp bitti mi acaba?

-Son olarak da kapanışı modern çağda Trabzon'da mahsur kalmış Robinson Crusoe Egemen Korkmaz yapsın. Ligin en karizmatik defans oyuncusu seçtim ben bu adamı!

Read more...

9 Kasım 2008 Pazar

Futbol Dilencisi Junior'ın Haftasonu Notları #3



Alternatif başlık olarak inflack'in Obama için yazdığı yazıya konduramadığı başlıktan esinleniyorum:

SANIRSAM TEK EKSİĞİN BARRACK ANKARA!

Sallama çay ve üstüme sinmiş sigara kokusu eşliğinde yazılan bu kaydın okunabiliritesi hakkında garanti vermiyorum

Gerçi o da artık Mr. Prezident. Yakında kendisinin de yolu buraya düşer ama bizim asıl konumuz saygıdeğer susuz getirip kömür tozuyla boyayıp getiren saydıdeğmez, beş para etmez şahsiyet Göççek ile alakalı!

Ankara'ya çektirdiği çilemiz yetmezmiş gibi bir de utanmadan oğluna oyuncak yaptığı futbol takımıyla biz Futbol Dilencilerine eziyet ediyor bu muhterem şahıs. Taharet etmeye su bulamadığı günleri hatırlar mı Ankaralı yarın sandığa gittiğinde? Ya da yeşil otobüslerden sonra gelen minibüs-otobüs arası icatları? Bir türlü götüremediği Keçiören/Çayyolu/Sincan metroları? Bir de bu metro sorunu için koskoca 70 yıla bahane bulmaları yok mudur? Göksel'den hepimiz için geliyor: Sabır sabır yaaa sabır! Belki de akıllanır; Göççek ve Jr. Göççek değil. Ankara seçmeni.

Yok bütün bunların Eskişehirspor'un Ankaraspor'a 2-0 yenilmesiyle alakası yok. Göççek'in o dediği el-kol hareketlerini görmedim ben tribünde. Daha düne kadar kokmayan bu insan artıklarının olmadık bir galibiyette sağa sola el-kol yapmaları ancak kendi çapsızlıklarını gösterir. Yoksa biz yine bir Ankara deplasmanında, Ankara'ya 40 kilometre mesafede hem de en keyifli ve ailevi halimizle tribündeydik. İşte o sahadaki mavi-beyaz devşirmelerle siyah-kırmızı asaleti ayıranlar da bu geleneğin kendisiydi. Bir yanda tarihi 65lere dayanan, dillerde destan Es-Es; diğer tarafta disko bozması marşlar, şakşakçı plastiklerle donatılmış 50 kuruşluk tribünler. Sahada sen bize 2 değil 10 atsan ne yazar! El-kol değil çıkartıp gözlüğünü sallasan ne yazar Göççekçim!



Futbolun kendi güzelliklerine dönersek eğer bir Kasım pazar öğle üzerinin daha güzel geçeceği bir yer düşünülemezdi herhalde. Sabah Esenboğa'daki ofiste gözlerimi yarım yamalak açtığımda "Hava bugün güzel olacak" diye sevindiysem eğer pikniğe, gezmeye, tozmaya gideceğimden değil. Tribünde siyah kırmızı formamla yer alacağım içindir, abim ve babamla maile Es-Es aşkına yollar tepeceğim içindir. İşte hep diyorum ya bizim içimizdeki siyah-kırmızı tutkusu böyledir. Eskişehir'den gelen babama Erciyes'in bağrından kopup gelen abim de eklenince bir an İstanbul'daki maceraları hatırlamadım desem yalan! Boğaza nazır demlenmiştik bir Pazar günü Dolmabahçe Parkında. Şimdi kış geldiyse formamızın yanında atkımız da yerini alacaktır. Ve biz bir otobüs dolusu AnkaraESES'li yol alacağız Yenikent'e doğru. Göççek ve ahalisine yeteri kadar giydirdik, bu Yenikent'te Süper Lig maçı oynatan zihniyetleri biz değilse de tarih yargılayacaktır. Maçtan kısaca bahsetmek gerekirse eğer geçen sene Sivas'ın elinde olan Fenerbahçe'yi takip eden takımların avantajı Ankaraspor nam-ı diğer Leoparlarda! Kökünüz soyunuz kurusun, stadınız yıkılsın inşallah. Bu belediye menşeli ucube takımların ne zaman amatör kümeye düşeceğini ben ve olursa torunlarım merakla bekliyor olacağız. Doğalgaza %82 zam, Yenikent Asaş Stadı'na bedava belediye otobüsleri, milyon dolarlık bütçeli futbol kulüpleri. Birisi Patagonya'yı mı andı! Halt yedin sevgili okuyucu!

Fenevbavçe-Gassaray derbisi ve futbol dilenciliğinin Kızılay'da geçen kısmını ve İddaa maceralarımızı yarına bırakalım. Zira msn bi yandan, bu kulaklarımdaki uğultu dinmiyor. Kapanışı yine o Ankara Garı'ndaki nankör kedi yapsın! :D

Read more...

8 Kasım 2008 Cumartesi

BİM insanı oldum!



Arada radyoda Sezen Aksu'dan "Unut" girmeseydi çok daha eğlenceli bir kayıt olabilirdi bu. İşsiz-güçsüz ev kızı moduna geçtik geçeli iddiaya sardım. Bünyeyi kaptıracak daha heyecanlı bir şey yokmuş gibi... Kaybettiğimin resmi aşağıda arkadaşlar konuşurken yazdığım cümledir.

Zaten yarın Bursa kaybetsin İngeöl'den başlar benzin döker yakarım Bursa'yı. Haritadan silerim!



Az önce bankaya mezunlara da verildiğine hayret ettiğim öğrenim kredimi almaya giderken hazır yürüyüş parkurunun boş halinden faydalanayım dedim. Mehteran gibi iki koş bir dinlen ancak hedefim olan 1 saati tamamlayabildim. Rocky gibi hareketli bir şeyler çalsa gaza gelip bir iki Dışkapı rekoru kırabilir miyim diye düşünmedim değil. Rekor dedim de Hüseyin Abi'nin rekorlarının hiçbirini canlı canlı izleyemedim ya ona yanarım. Halbüse Thorpe ile biz de kulaç atmış, altınların çeyreğini hak edecek kadar efor sarfetmiştik.



Halbuki bugün maaş da almış olmanın verdiği gazla Ulus-Opera-Kızılay-Migros hattını takiben Gençlik Parkı etrafında hafif bir tavafta bulundum. Kapitalizmin son sürat çalışan çarklarına teslim olmamak için hiçbirşey almadan geldim. Ama sabah BİM'e girip alakasız şeyler almış olmamı değiştirmiyor. Polar battaniye, Milkinis, lavabo şekerleri, hediyeleri deterjan, 20 kutu kakaolu süt. Hatta birini alıp geleyim hemen.



inflack'ten (ç)alıntı konseptle odamın halleriyle süsledim yazımı. Yalnız duvara Barça bayrağı değil EsEs posteri asılır! :)



Ve son resimde gördüğünüz üzere yine yeni yeniden Ankara'nın merkezinde değilse de İl sınırları dahilinde bir kez daha izleyeceğiz tek göz ağrımız EsEsimizi. Erciyes'ten ve Eskişehir'den gelenlerle şenlenecek tribünlerimiz. Siyah-kırmızı renklere bürünecek Mürted Ovası'nın orta yerinde tribünler. Üçlü çektirecek Serdar olacak mı bilmem ama yine inleyecek tribünler Es Es Es Ki Ki Ki.


Göççek ve Göççek Jr. Futbol Dilencisi ve Futbol Dilencileri Federasyonu'nun Kayseri ve Eskişehir temsilcilerine karşı.
Yer: Ankara Yenikent Asaş Stadyumu
Tarih:09/11/2008 Pazar
Saat:14.00
Yayın: Lig Tv veriyosa da bana ne!

Read more...

7 Kasım 2008 Cuma

Dışkapı Postası#4



Saat üç olmuş/soğuktan deniz donmuş/balıklar kıyılara vurmuş. (bkz.yazdığı saati bile şarkılarla hatırlayıp telefonuyla belgeleyen şair mizaçlı blogger'ın ruh hali)

Her ne kadar Kavaklıdere ve Efes'in ortaklaşa sunmuş olduğu kablosuz internet imkanları dahilinde Esenboğa'dan yazıyor olsam da hayata bağlandığımız mekan olan Dışkapı'dan gözlemlerimle tekrar birlikteyim. Giderek bir futbol bloga döndüğünü farkettikten ve bundan epeyce rahatsız olduktan sonra artık kendi öz amacım olan kişisel tarihime not düşmeye devam etmeliyim. Yazmamamın birçok sebebi var aslında. Tek bir sebep de denebilir.

Uzun uzadıya, aklıma gelince yazdığım bir cümleyi sömürerek yazdığım yazılara yardımcı olan Homer Simpson'lu not defterimi kullanmaz oldum. Belki de yine o gün almış olduğum Parker kalemle ilham perileri için ortak bir çekim noktası oluşturmuşlardı. Olmayan ilhamın ortaya çıkmasına vesile olmuşlardı belki de. Şimdi yine çalaklavye girişiyorum.

*Gündüzleri çağıldayan bir ırmak gibi kalabalık ve gürültülü Esenboğa geceleyin İn-Cin ligi'nin en çekişmeli doksan dakikalarına sahne oluyor. Bana da hakemlik teklif ettiler, nerem doğru ki dedim?



*31Ekim'de yaşanan işten çıkarma faciasından sonra ilk kez gece vardiyasında kahvaltıya indim. Zaten hepi topu iki gün Esenboğa'ya gelir olduk, iyice tadım tuzum kesildi. inflack'e akrostiş yapmıştım. İlk satırından alıntı; "Esenboğa'dan ayrı kaldım, biçareyim."

*"Çaya kaç şeker alırsın? diye bir ses sormalı ya ara sıra..." demiş ya Can Yücel, işte geçen hafta bu kapandan kurtulan arkadaşlarımın sesleriydi aradıklarım belki de. Gecenin karanlığında yemekhaneye giden boş koridoru şakalaşmalar ve içten kahkahalarımız inletirdi. Şimdi ayakkabımın ve bağcıklarının seslerinden başka ses duyamayınca içim titredi. Şimdi şimdi anlar oldum onların kıymetini. Nerede yolunu gözlediğimiz uçaklar, tartıştığımız gülüştüğümüz yolcular, etiketlenecek bagajlar, serviste, kontuarda, uçak altında, ofiste şakalaşılacak ve bir tatlı muhabbeti paylaşacak arkadaşlar? Belki de onlar şimdi sıcak evlerinde yataklarında mışıl mışıl uyuyorken ben onlarsız geçen geceye sövüyorum, kahvaltım yarım kalıyor, zor atıyorum kendimi dışarıya.

*Bu haftasonu şehre EsEs, bir tane Futbol Dilencisi Baba, Erciyes dolaylarından bi ağabey esintisi geliyor. Çekerim siyah-kırmızı formamı üzerime biter dertler! Ne Esenboğa'nın tezek kokan terminali kalır aklımda, ne gamlı geceler! "Sonra üzülsem, üzüldüğüme üzülsem" demişti ya Mirkelam o hesap üzüldüğüme de üzülüyorum babam ve abimle maça gidecek olmanın heyecanı sarıyor sonra. Az değil EsEs'in İstanbul'daki Glory Trilogy maçlarının ilkinde son penaltıyı kalecimiz Ferhat kurtardığında abimi yere yıkmışlığım vardır.

Can ciğer kuzu sarması/Ne de güzel oluyor ailece futbola doyması

*Haftaya cuma da Trabzonspor Gençlerbirliği'ne konuk olacak. "İnsan değiliz Trabzonluyuz" diye tezahürat eden bir tribünde maç izlemek fevkaladenin fevkinde tabiri caizse velhasıl kelam. Ay gözüme Bülent Ersoy kaçtı da!

*Volkan Konak'la Feridun Düzağaç aynı sahneyi paylaşsınlar işte ben o an ölürüm!

*Yenikent Asaş Stadı'na gitmeyi düşünmek bile yorucu.

*Dünya'nın Göççek zulmünü görmüş bütün halkları, Birleşin! Çok pis piyasanız var adiyim!

*Yaklaşan yerel seçimlerle birlikte sadece Güneydoğu'da değil Eskişehrimde de tansiyon yükselmeye başlamış. Ampulün dersini aldığı son birkaç yerden olan Eskişehir haritada mavi kalmalıdır ve inanıyorum kalacaktır. Kemal Abi'ye inat!



*Geçen pazar güzel havanın da hatrına maça yürüyerek gittim 19 Mayıs Stadına. Ulus'ta ne görsem beğenirsiniz. Ellerinde ""Kurbanlık Koyun" tabelalı o gizemli amcalar. Onların bu pazarlama ve reklam stratejisinden faydalanan birileri çıkmayacak mı merak ediyorum? Tam da Peluş'la o amcaları anmışken geçen gün Esenboğa'da üstüne çok iyi geldi bu. Uğur Dündar tipi gazetecilik örneği gösterip resimlerini bile çektim. Bir dahaki sefer gizli kamerayla pazarlık yapan potansiyel müşteri pozunda iç dünyalarına dikey bir dalış planlıyorum.

*Kapanışı geçen hafta Eskişehir'e gittiğimde yine oltasını kırık gördüğüm gamlı balıkçı yapsın. Porsuk kıyısında nehre kıçını dönmüş oturan bu yaşlı ihtiyar her daim kırık oltası, minik köpeği ve içinde bir iki balık kovasıyla gelip geçen insanları "Allah rızasi için Porsuk'u kirletmeyin" diye uyarıyor. Ama her daim oltası kırık. İnadına soruyorum babama her gördüğümde "Yine kırmışlar mı oltasını?" diye. Cevap hep aynı: "Durdurmaz ki eşşoluşekkler". Şaka maka "Hadi gel köyümüze geri dönelim amca", "Akşamüstü dedikoduya dalmış teyzeler" "patenci kız" ve "Kıbrıs Şehidi Yüzbaşı Cengiz Topel" şehrin ve insanlarının koşuşturmacasına ortak olan heykellerden şimdilik sadece aklıma gelenleri. Kimisi içine tükürür sanatın, kimisi şehrin yaşantısına ortak eder böylesine. Anlayana sivrisinek saz, anlamayana torbalar değil ocaklar dolusu kömür az!

Read more...

4 Kasım 2008 Salı

Eskişehirsporluyum var mı diyeceğin!


Sadık taraftarın sahadaki takımı yenik duruma düşünce hemen tribünlerde dalgalanmaya başlayan bir tezahürattır bu. Tribün eşrafının çektiği cefanın ve karşılıksız iki renge ve bir formaya bağlanmanın dile gelmesidir adeta.

Peki benim aklıma nerden geldi? Az önce kandıralı'nın günlüğünde yaşadıkları onca şeye rağmen hemen aklının ucuna düştüğünü hissettiğim yazıdan sonra. Kötü günde karşınıza geçip "N'oldu sizin EsES/Kocaeli/Bursa/Ankaragücü/Sivas/Kayseri?" diyen çok olur. Çünkü FeBe 62 dakika 10 kişi oynayan Eskişehirspor'u yenemediğinde, Gassaray elle kolla gol atıp sonra da Ümit Karan'ın attığı ofsayt çakması golle futbol dersi aldığında ardından ağlayan bir yığın paralı İstanbul medyası uşağı kapıda hazır beklemektedir? İki haftadır olağanüstü performans gösteren Serdar Özbayraktar değil de Guiza gibi golcü görünümlü çamaşır makinesiyse hala bahsedilen eğer siz de onlara "N'olcak bu Fener'n hali?" gibisinden cevap verir, "İddaa Fener'e Londra'da 2 handikap veriyomuş hacı ne ayak?" dersiniz. Ondan sonra morfin babında "FeBe'nin büyüklüğü kupa büyüklüğü değil" diye yazılar, köşecikler döşenir İstanbul medyası. Sonra Bizans deyince de vay efendim bu ne düşmanlıkmış. Sağır sultanın bile duyduğu kayırmalar, üç büyüklere getirilen vergi borcu afları, her türlü düzenbazlıktan üçkağıtçılıktan sonra güya kendi akıllarınca bize laf geçirecekler ya yeni yetme Ntvspor.net yazarları Ronaldinho değilse de Roberto Carlos gelmiş Eskişehir'e! Ulan senin Carlos dediğin adamın sene başından beri bir gram top oynamadığını yazmaya/söylemeye maçan tutmuyor da bize mi laf yetiştiriyorsun? Entel resmine bayıldığım! Bize Serdar Özbayraktar yeter. Ah o maç 11'e 11 bitecekti de sen o zaman görecektin Serdar'ın sağ kanatta Carlos'la kedinin fareyle, oynadığı gibi oynadığını!

Sayemizde "İstanbul, İstanbul" diye bile bağırmışlar. Yüz yıllık ezeli düşmanların Eskişehir gibi harbici deplasmanda nasıl da iki haftada kan kardeş olduklarının kanıtıdır o İstanbul diye bağıran numunelik Fener tribünü. Ne gördün sana ne verdi İstanbul da daha hala bağırıyorusunuz? "Çingeneye çükün eğri demişler, İstanbul diye bağırmış" Haftaya da Kadıköy'de birbirlerini doğrarlar. O sizin İstanbul diye bağırdığınız ve belli ki büyüklüğünü hazmedemediğiniz Eskişehirspor tribünleri ve taraftarları bu ülkeye tribün kültürünü getirmiştir. Sizin o büyüklüğü görmeye yaşınız yetmedi ama 40 yaş üstüne Kırmızı Şimşekler diyin bir hele de duyun siz neler anlatıyolar. İçini boşalttığınız o amigo olayının babası Amigo Orhan'ı bir dinleyin hele. O zaman görürüm ben sizin büyüklüğünüzü! Bakmayın siz kafkaflı sözlük yazarlarının ve İstanbul medyasının yazdıkları bizi küçültmez ancak yüceltir! Kuyruk acınız ne kadar büyükse bağıra bağıra bitiremediniz? Deplasman görünce İstanbul diye bağırmaya başladınız. Emirates Stadı'nda bir Kuddusi Müftüoğlu olmayacak? O zaman görürüm ben sizi. Başlarsınız teranelere rahmetli İslam Çupi'nin "Fenerbahçe büyüklüğü....." makamından. Her sene Türkiye Kupası'nda hezimet "Fenerbahçe'nin büyüklüğü....", Eskişehir'de güç bela kurtarılan bir beraberlik "Fenerbahçe'nin büyüklüğü".... Bir sözü ne kadar çok kullanırsanız içerdiği anlamı o kadar çok boşaltırsınız. Artık o meşhur lafın büyüklüğü anca Acun'un kutularındaki büyüklük kadar kalmıştır. Anca açılıp babayı aldıktan sonra hissedeceksiniz!

Eskişehirlilik ve Eskişehirsporluluk üzerine yazacaktım ama nerelere saptım.

Read more...

Tanıl Bora'dan EsEs analizi...


‘Lige renk getirmek’ denen klişe, Eskişehirspor’un suretinde hakikat payı kazanıyor. İthal ikameci sanayi devrinden kalma o naif armanın peşinde, hep dolu tribünler. Yerel kaynaklar (onlara selâm olsun), Galatasaray maçında, tribünlerde bir ‘Avrupalı Esesler’ pankartından söz ediyorlar; bir dizi ülke bayrağı işlenmiş, altında ‘Erasmus öğrencileri’ imzası. Erasmus değişim programıyla muhtelif Avrupa ülkelerinden Anadolu Üniversitesi’ne gelmiş öğrenciler, kırmızı siyah formalarla zıplaşıyor. Hem üniversite kenti kimliğine uygun, hem ‘glokalleşmenin’ timsali! Sadece ligimizin değil dünya üzerindeki futbol profesyonellerinin en uzunlarından olan 2.05’lik Ivesa kırmızı kart görünce, tam yirmi santimlik radikal bir kısalmayla, altyapı mahsûlü Sinan Ören geçti kaleye. (1985’te antrenmanda hayatını kaybeden Eses kalecisi Sinan’ın yeğeni imiş.) O ise ligin en kısa kalecisi; düşünün, Ömer Çatkıç bile 1.88. Bunun bir ortası yok mudur Eses?

Gençlerbirlikli Maraton tribününden komşumuz Tanıl Bora Türk spor yazarları camiasındaki en belagatli köşekadısıdır. Nasıl da beklemişiz EsEs hakkında iki kelam etmesini?

Read more...

2 Kasım 2008 Pazar

Futbol Dilencisi Junior'ın Haftasonu Notları#2

*Taslak halinde. Devamı akşama!

Öncelikle KPDS'de okuma parçalarında tarih ve politikaya aşırı ağırlık veren ÖSYM soru hazırlama komitesine saygılarımı sunarım. Eskiden böyle Sanayi Devrimi, Berlin Duvarı'nın yıkılması, Rönesans gibi olaylardan bir paragraf çıktı mı başka konulara da yer verilirdi. Uykusuz bir şekilde girdiğim ve pek hazzetmediğimi bir sınavdı ama yine 90'dan aşağı almam buraya da yazıyorum, her türlü iddiaya da girerim.

Herşeye başlamadan aslında pek hazzetmediğim ama GFB ile Anıtkabir ziyareti için geldiğinde uçaktan indiğinde aramızda rozet üzerine ESES muhabbeti geçen Ali Koç eğer doğruysa maçtan sonra

"Rakibimizin golünün verilmediğini söylüyorlar. Pozisyonu görmedim ama öyleyse, Eskişehir'e yazık olmuş"

demiş. Sezar'ı öldür, hakkını ver. Bravo Ali Koç

Bu Futbol Dilenciliği ve notlarım olayını seriye bağlamayı düşünmemiştim ama sanırım ölüm-kalım meselesinden öte olan ve hayatımızda çok büyük yer kaplayan futbola haftada en az bir kez yer ayırmak farz oldu. Az sonra Maraton tribününde takip edeceğim Gençlerbirliği-Antalyaspor maçından sonra akşam bir ara haftasonu izlenimlerimi not düşeceğim. Resimlerle idare edin şimdilik.

1) Futbol Dilencisi baba ve iki oğlunun İftariyelikleri



2) Futbol Dilencisi Junior'ın maç öncesi hazırlığı. Boş İddaa kuponları dilencilik ve futbol aşkına ihanet gibi gözükse de aslında her türlü ilişkinin özünde çıkar vardır ve bizim de ay sonuna geldiğimiz şu günlerde Türkiye Liglerinden bir iki kupon yapmamız kadar doğal birşey yok. Kusura bakma İbrahim Altınsaycım!

Read more...

  © Blogger templates Psi by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP